Dostlarım, bu bir sağlık bilgilendirme duyurusudur:
Bilindiği gibi, bir ay bir hafta önce, 5 Ekim Pazartesi akşamı MEÜ Çiftlikköy yerleşkesinde verilen (ücretli) orkestra konserinden dönüşte, MEÜ’nün kente ulaşım hizmetinden yararlanıp otobüsten Kapalı Spor Salonu köşesinde inerken tutunduğum yere takılarak ezilip kesilen (şükür kopmayan) sağ el küçük parmağım iyileşti sayılır. Otobüs sürücüsünün ilgisizliğine hayret ettim. Rektör’ü, Rektör Yardımcısı’nı, Tıp Fakültesi’ni ve MEÜ Basın Birimi’ni de bilgilendirdiğim halde ilgisiz kaldıkları için onlara da hayret ediyorum. Kim bilir, parmağımın kopmadığına sevinçleri nedeniyle sarhoş olduklarındandır, belki de…
Az buz bir melanet yaşamadık, doğrusu! Olan oldu, ama olan olduğuyla kalmamalı. Bir hınç alma dürtüsüyle değil, aymazların uyarılması ve aymazlıkların aza indirilip, yok edilmesi bağlamında gerçek durumu ortaya koymaya devam edeceğim, duyarlı yurttaşlık gereği...
Bu vesileyle sizlere son bilgiyi aktarayım: 2 cm kadar olan kesilmiş deri ve et, dikiş atılmaya gerek kalmadan kendi kendini tamir etmektedir. Son kabuk dün düştü, iz kalıp kalmayacağını bilmiyorum. Kopan damar ve sinirlerin de kendi kendilerini tamir ettiklerini hissediyorum.
Sizlerden gelen yanıtlar beni bu yönde yüreklendirir nitelikteydi. Gelen iletilerin bazılarından kısa düşünceleri paylaşmak istedim. Gönderdikleri ileti ve yorumların“yar ve ağyara yönlendirilmemesini” dileyen dostlarımın bu dileklerine uyarak onların iletileri, yorum ve önerilerinden hiç esinti bile almadım buraya. Kısa alıntılar şöyle:
“Parmağınız nasıl? İçim ürperiyor okurken…”;“Yürekten geçmiş olsun dileklerimi iletir, sizin gibi duyarlı büyüğüme…”;“Çektiğin sıkıntıların benzerlerini hemen her gün toplumun bazı kesimlerinde yaşıyoruz,”;“Verilmiş sadakanız varmış da tanrı sizi sevenlerinize bağışlamış.”;“Hayatta bir deneyim daha kazanmış olarak bu badireyi de böylece atlatmış olacağını umuyorum;“Olanlara üzüldüm ancak sonunda da mutlu olmanız bizleri teselli etti”;“Çok geçmiş olsun, inanılır gibi değil diyeceğim ama burası artık değişmiş bir MERSIN.”. “Her işte bir hayır vardır, bu konuyla ilgili başımdan geçen bir olayı nasip olursa sana anlatacağım,” diyen gurbet
kuşu, anlattı öyküsünü. Tepesindeki bir ağrılı oluşum, bir salıncaktan düşmesi sonucu salıncak tahtasının ters dönüp tam o noktaya çarpması sonucu o noktanın patlamasıyla çıkan pıhtıyla birlikte yok olup gitmiş o dayanılmaz ağrı da. İlginç… Bazı uzun boyutlu yorumlar da geldi; onlardan da bir kesiti paylaşalım.
“ … Türkiye'nin insan malzemesi belliyken, birleşik kaplar kuralı geçerliyken, Mersin Üniversitesi'nden bir sürücünün bu genel tablo dışında tutulması beklenemez. Pek çok vatandaşımızla ilgili trafik kazaları, ihmaller söz konusu olabiliyor. Anlatımlarınızdan, olayın, sürücüden ziyade sizin dikkatsizliğiniz nedeniyle meydana geldiği, ancak sürücünün durumla pek ilgilenmediği, otobüsü durdurup inip yanınıza gelmediği, ya da öteki yolculardan özür dileyip sizi parmağınızı dikilmek ya da tedavi edilmek üzere hastaneye götürmediği yorumunu yapabiliyorum. Bunu tutup tümüyle üniversite rektörüne bağlamanızı, sizi telefonla aramamış olmasını çok önemli bir ihmal gibi değerlendirmenizi
ve işi neredeyse MEÜ'de bir yıl sonra yapılacak rektörlük seçimlerinde mevcut rektör aleyhinde oluşturulacak kulis faaliyetlerine malzeme oluşturacak biçime dönüştürmenizi doğrusu yadırgadığımı söylemeliyim. Tabii ki, insan sağlığı, nezaket vs. her şeyin önünde gelir ama MEÜ yönetiminin düzgün bir çizgi izlediğini ve kimilerinin orasını da ele geçirmek için can attığını da unutmayalım. Rektörün olaydan nasıl ve kimin aracılığıyla haberdar edildiği, daha doğrusu haberdar edilip edilmediği bile belli değil! Ama siz, olayı sağır sultanın bile duyduğunu öne sürerek, MEÜ rektörlüğünü suçluyorsunuz. ‘Bu Rektör ve yönetimi MEÜ’ye, Mersin’e ve insanlığa uygun değilmiş’ yargınızı bir kez daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim…” diye yargılayanlar oldu.
“Bir Reis, tüm dallarının esintisinden sorumludur. Saniyen, memleketimde harbi bilim yapılmakta olduğundan da, mevcut insan malzemesinin kalitesi anlamında, ciddi şüpheliyim. Bir memleketin üniversite başılığı, siyasi mülahazalara, kulislere, adam kayırmacılığa vs kaynak olmakta ise, konuşacak bir şey yoktur. Diğer halde, mevcut faşist YÖK yasasının da bu kaza vesilesiyle gözden geçirilmesinde yarar görüyorum…” diyen de. “Bir zahmet MEÜ'ye gidip, vadi spor tesislerinin nereye ve nasıl yapıldığını bir görünüz. Mesela yani... Eski üniversite başı Bay Uğur Oral'a, makamında otururken, sohbet esnasında VADİYİ gösterip, mekteplerinde inşaat mühendisliği ve yer bilimleri bölümü olup olmadığını sormuştum…” deyip kentimizde yapılanlara kayıtsız kalınmamasını öneren oldu. MEÜ yönetimine gönderme yaparak, “Türkiye bürokrasisi aklını başına almalıdır. Bugüne değin o devlet bürokrasisi hep bizleri ezdi de ezdi. Karakolların önünden geçerken bile mübalâğa, sidikliğimiz tutulurdu. Artık bu işler bitecek, devlet ve organları, hizmetkâr olacak, buyurgan ve yok eden değil efendim. Zat-ı âliniz de bu işlere, bir de bu gözle bakmayı deneseniz diyorum…” diye eteğindeki taşları döken de oldu.
“Bir dost olarak söylemek isteyip de beceremediğimi, ‘…’ kahramanca, dobraca ifade etmiş. Dincilerin, Fethullahçılar’ın tüm üniversiteleri ele geçirmek için her türlü girişimde bulundukları böylesi bir dönemde rektör olmak hiç de kolay değil. Tüm baskılara rağmen, gördüğüm kadarıyla Mersin Üniversitesi Atatürkçü çizgisini korumaya çalışıyor. Ülkeyi, Atatürk ilkelerini kasıp kavuran şimdiki dinselleşme gelişmelerini durduramazsak, parmak yaralarından çok daha fazla acı veren yürek yaralarına katlanmak zorunda kalabiliriz…” diye kaygı belirten de var. Nasrettin Hoca’nın, “Hırsızın hiç mi kabahati yok?” diyen olduğu gibi, “Rektör ve ekibi bu tehlikeleri neden göz önünde tutmazlar?” diye soran da var.
“Güven duyulan kişi kurum veya kuruluş yanlış yaparsa, görmezden, duymazdan gelirse hainlik etmiş olur…” diyen bir dostumun bu uyarısı üzerine, bildiğim halde, TDK sözlüğüne de başvurdum: “1. Hıyanet eden, 2. Zarar vermekten, üzmekten veya kötülük yapmaktan hoşlanan, 3. Kötü bir niyet taşıyan(kimse)…” tanımlamalarını okuyunca da irkildim!..
Eğer bir hayır yapılacaksa, MEÜ’ye ve Yönetimi’ne bir çeki düzen verilmelidir. “Halktan, sanayiden kopuksunuz, onlara gidin!..” dendiğinde, “Biz buradayız, bir şey isteyen varsa gelsin, yardımcı olalım!..” diye kolaycılığa kaçıp o “sırça köşk”te oturulmamalıdır…
“Büyük geçmiş olsun. Mersin'e verdiğiniz önemli hizmetlere karşın halen koruduğunuz alçakgönüllülüğünüzün size böyle bir ilgisizlik olarak dönmesi çok üzücü. Hak ettiğiniz ilgiyi görmemenize rağmen kırılmayacağınıza, yılmayacağınıza eminim. Siz ne tohumlar ekip ne ağaçlar diktiniz, büyüttünüz de bir meyvesini yemeden çekildiniz. Şimdi o ağaçların meyvelerini toplum yiyor. Zaten sizi bu kadar büyük yapan da budur...” gibi açık yürekli;
“İnsan eğildikçe büyür; ben bunu bilir bunu söylerim. Şu feryadınızı çok iyi anlıyoruz; ayaktayken ilgi, övgü, ödül, madalya vs. beklemiyorsunuz ama düştüğünüzde küçücük bir ilgi. Aslında beklediğiniz şey sıradan bir vatandaşa bile gösterilmesi gereken bir ilgi…” ve
“Herhangi bir vatandaşın parmağının üniversite otobüsünde kesilmesine istinaden ‘koskoca’ rektörün 1 dakikacık sürecek bir telefon açıp, olayın üniversite otobüsünde gerçekleşmesinden duyulduğu üzüntüyü ve geçmiş olsun dileklerini iletmesinin ve konuyla derhal ilgileneceğinin bilgisini vermesinin etkilerini düşünemiyorum. Böylesi güzellikler kimsenin kolay kolay inanamayacağı hızla yayılır toplum tabanına. Buna inanmayanlar tabii böyle ilgisiz, kayıtsız kalırlar. Toplum nazarındaki kayıtlarını da sildirirler…” gibi öneri ve kaygılarını dillendirebilenlere şapka çıkarılır doğrusu.
“Allah sizi parmağınız etmeyecek insanların eline düşürmesin, ilgisizliklerinden korusun. Sizden küçücük bir ilgiyi esirgeyenler belki yerlerinde oturacaklar ama toplum nazarında çok kaybettiler, kaybetmeye de devam edecekler. Zaten bu makamdakiler gelir-gider, siz yerinizde olun yeter. Sizin makamınız ayrı…” diye yürekten duygularını aktaran dostlara;
“Bu kadarla atlattınız şükür”,“Bayağı kesik gene de…”, “Başınıza gelenlere daha doğrusu parmağınıza olanlara çok üzüldüm. Acil şifalar diliyorum. Allah beterinden korusun, tekrarından saklasın. Tabii daha üzücü olanı bunca emek verdiğiniz Üniversite yetkililerinin duyarsızlığıdır. Şoförün duyarsızlığı diğerlerinin yanında önemsiz kalıyor…”
“Bayağı kesikmiş bu; sen bu parmağını kes dibinden, Rektöre zarf içinde postala!..” diyen duyarlı insanlara teşekkür ederim. Sözün bittiği yerlerdir bu duyarlı düşünce kesitleri…
Kimi aklı sivri kişi ya da kurum, Üniversite’nin çarşafını pazara çıkarıyorum diye bana karşı “Ah, vah” diyen veya “Of, puf ” çeken de olabilir, ama Nasrettin Hoca’nın, “Hırsızın hiç mi günahı yok?” diye sorguladığı gibi, bu yakınmalara neden olanların hiç mi kabahati yok? Lütfen hiçbir birey, kurum, kuruluş alınmasın, ama neden bu aymazlıklara çanak tutuyoruz?
Yaralı parmağımdan vazgeçtim de yaralı gönlüme gönülden bakmaya başladım. 11.11.2009
Ek bilgi: Niteliği yüksek genç yeteneklerin geliştirildiği bilim yuvaları olan üniversiteler, bilinmeyenleri araştırıp öğreten bir ortam olarak geleceğe yönelmelidir. “Üniversite gibi gerçekleri öğrenme sanatının öğretildiği, açık tartışmanın yapıldığı, kişiliklerin geliştiği ortamlara her yıl ortaöğretimden gelen taze kanın katacağı dinamik anlayışı kucaklayan ve kendi birikimi ile geleceği hedeflemeli. Bu bağlamda üniversite bir meslek edinme yeri değil, aydınlanma ve topluma hizmet sunabilecek nitelikli bilgi üretme ortamıdır…” diyebilen ve
“Sonuç olarak bugün ülkemizde 130 üniversitede 2 milyon civarında öğrenci ile eğitim-öğretim yapılmaktadır. Bizler istemesek bile üniversite içi ve dışı dinamikler bizleri doğrudan ve dolaylı olarak eğitmektedir. Bilimsel araştırma ve eğitim yanında üniversitenin iç işleyiş yapısının sağlıklı yürümesi için, gelecek kuşaklara örnek olmak için, akademik aşamanın nüvesi olan düşünce özgürlüğü için gerektiğinde itiraz etmeyi ve eleştirel olmayı bilmeliyiz…” diye uyaran Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Ortaş’ı da kutlamak gerek…
ABD: Teksas askerî üssündeki silahlı saldırı sonucu 12 ölü, 31 yaralı
Associated Press (Birleşik Basın) muhabirleri April Castro ve Devlin Barrett’in haberine göre dün (5.11.9) ABD’nin Teksas eyaletindeki Fort Hood adlı askerî üssündeki bir silahlı çatışmada 12 kişinin öldüğü ve 31 kişinin de yaralandığı haberi düştü bugün bilgisunar yoluyla bilgisayar camlarımıza.
Eğitim uygulaması dışında silah taşımayan askerlerin bulunduğu üste görevli ve önce öldüğü bildirilen ama sonradan yaralı olarak askerî gözetim altında olduğu söylenen 39 yaşındaki sanlının Binbaşı Nidal Malik Hasan olduğu söylendi. Amerika kıtası topraklarındaki bir askeri üssünde meydana gelen en korkunç çatışma olarak nitelendirilen bu olayda, denizaşırı ABD birliklerinde hizmet vermek üzere bir psikiyatri doktorunun gönderileceği sırada bir askerî ‘üs’de bu korkunç silahlı ölüm ve yaralanmanın meydana geldiği beyan edildi.
Konuyla ilgili haberin tamamı İngilizce olarak aşağıdadır. Dileyen haberin tamamını çözüp değerlendirebilir. Haber açık olarak duyurulduğuna göre… Mersin, 6.11.9 Cuma
By April Castro, Devlin Barrett, The Associated Press / Thu Nov 5, 2009
The Canadian Press - FORT HOOD, Texas - An Army psychiatrist set to be shipped overseas opened fire at the Fort Hood, Texas, Army post Thursday, authorities said, a rampage that killed 12 people and left 31 wounded in the worst mass shooting ever at a military base in the United States.
The gunman, first said to have been killed, was wounded but alive and in stable condition under military guard, said Lt. Gen. Bob Cone at Fort Hood. "I would say his death is not imminent," Cone said. Col. Ben Danner said the suspect was shot four times and was in critical condition. The man was identified as Maj. Nidal Malik Hasan, (39) from Virginia.
President Barack Obama called the shooting at the Soldier Readiness Center, where soldiers who are about to be deployed or who are returning undergo medical screening, "a horrific outburst of violence."
"It's difficult enough when we lose these brave Americans in battles overseas," the commander in chief said. "It is horrifying that they should come under fire at an Army base on American soil."
There was no official word on motive. Hasan had transferred to Fort Hood in July from Walter Reed Medical Center, where he received a poor performance evaluation, according to an official who spoke on condition of anonymity because he was not authorized to discuss the case publicly.
Republican Sen. Kay Bailey Hutchison said generals at Fort Hood told her that Hasan was about to deploy overseas. Retired Col. Terry Lee, who said he had worked with Hasan, told Fox News he was being sent to Afghanistan.
Lee said Hasan had hoped Obama would pull troops out of Afghanistan and Iraq and got into frequent arguments with others in the military who supported the wars. Faizul Khan, a former imam at a mosque Hasan attended in Silver Spring, Maryland, said he spoke often with Hasan about how Hasan wanted to find a wife. Hasan was a lifelong Muslim and attended prayers regularly, often in his Army uniform, Khan said. The shooter used two pistols, one of them semiautomatic. Neither were military-issued, Danner said.
Video from the scene showed police patrolling the area with handguns and rifles, ducking behind buildings for cover. Sirens could be heard wailing while a woman's voice on a public-address system urged people to take cover.
"I was confused and just shocked," said Spc. Jerry Richard, 27, who works at the centre but was not on duty during the shooting. "Overseas you are ready for it. But here you can't even defend yourself."
Soldiers at Fort Hood don't carry weapons unless they are doing training exercises.
The Rev. Greg Schannep was about to head into a graduation ceremony when a man in uniform approached him, warning him that someone had opened fire. Schannep heard three volleys of gunfire and saw people running.
"There was a burst of shots and more bursts of shots and people running everywhere," said Schannep, who works for local Congressman John Carter. The uniformed man who had warned him ran to the theatre. Schannep said he could see the man's back was bloodied from a wound. The man survived, was treated and will be fine, Schannep said.
Cone said initially three people were held, and all have been interviewed. Authorities believe, however, that there was a single shooter. The Soldier Readiness Center holds hundreds of people and is one of the most populated parts of the base, said Steve Moore, a spokesman for III Corps at Fort Hood. Nearby there are barracks and a food centre where there are fast food chains. The wounded were dispersed among hospitals in central Texas, Cone said. Their identities, and the identities of the dead, were not immediately released.
Amber Bahr, 19, was shot in the stomach but was in stable condition, said her mother, Lisa Pfund of Wisconsin.
"We know nothing, just that she was shot in the belly," Pfund told The Associated Press. She couldn't provide more details and only spoke with emergency personnel. Hasan, whose family said he was born in suburban Washington, is single with no children. He graduated from Virginia Tech, where he was a member of the Reserve Officer Training Corps and earned a bachelor's degree in biochemistry in 1997. He received his medical degree from the military's Uniformed Services University of the Health Sciences in Bethesda, Maryland, in 2001 and was at Walter Reed for
six years for his internship, residency and a fellowship.
"Weare shocked and saddened by the terrible events at Fort Hood today," his cousin, Nadar Hasan, said in a statement issued on behalf of their family. "We send the families of the victims our most heartfelt sympathies."
The attack happened just down the road from one of the worst mass shootings in U.S. history. On Oct. 16, 1991, George Hennard smashed his pickup truck through a Luby's Cafeteria window in Killeen, Texas, and fired on the lunchtime crowd with a high-powered pistol, killing 22 people and wounding at least 20 others.
No other shooting at a military base in the U.S. has been anywhere near as deadly as Thursday's. In 1993, a gunman at Fort Knox shot five civilian co-workers, killing three, and then fatally shot himself. Around the country, some bases stepped up security precautions, but no others were locked down.
Covering 339 square miles (878 sq. kilometres), Fort Hood is the largest active duty armoured post in the United States. Home to about 52,000 troops as of earlier this year, it is located halfway between Austin and Waco.
--------------------------
Barrett reported from Washington, D.C. Associated Press Writers Pam Hess, Anne Gearan, Lara Jakes, Suzanne Gamboa and Lolita C. Baldor in Washington, D.C., Jeff Carlton in Fort Hood, Jay Root in Temple, Linda Stewart Ball, Anabelle Garay and Andre Coe in Dallas and Colin Fly in Milwaukee and the Associated Press News Research Center contributed to this report.
Söylendigine göre sorun şundan kaynaklaniyor: 26
Agustos
1910'da, Osmanli
Imparatorlugu'nun bir ili olan Kosova'nin Üsküp şehrinde,
Arnavut (Albanya'li) diye tanimlanan bir ailenin
kizi olarak dünyaya
gelen bu asil
hanimin 100. dogum yildönümü
yaklaşmaktadir. Bu
sebeple Arnavut halki bu dünyaca ünlü kizinin naşini
Hindistan'dan
alip kendi ülkesine geri getirmegi
istemektedir.
Hindistan ise bu istege karşi koymaktadir.
Ömrü boyunca bakima muhtaç ve kimsesizlere annelik
yapmiş
olan "Anne Teresa"
(Mother Teresa), kendisinin "kan bakimindan bir Arnavut
(Alban),
vatandaşlik bakimindan bir Hindistanli, inanç bakimindan bir
Katolik
rahibesi ve bunlarin ötesinde de dünyaya ait birisi oldugunu"
söylemiştir.
Hindistan'daki fakirlere,
yardima muhtaç pek çok kişiye, hasta
bakimsizlara
her
türlü yardimi yapan
Anne Teresa, 1979 da Nobel Sulh Ödülünü
kazandi. 5 Eylul 1997'de Tanrınin rahmetine kavuştu.
Ölümünden sonra,
2003'de, Papa John Paul II tarafindan
kutsallaştirildi ("beatified") ve yakinda
"azizelik" (sainthood) mertebesine
ulaştirilmasi beklenmektedir. Bence, bu ünvan Papa (Baba)
tarafindan kanunlaştirilmiş olsa da olmasa da, Anne Teresa azizeligi
çoktan haketmiştir bile.
Anne Teresa'nin hayati ile ilgili yazilanlari okurken, onun
kimligi dikkatimi çekti. Anne Teresa, Osmanli Imparatorlugu'nun Kosova
ilinde, Üsküp şehrinde dogmuş. Verilen
bilgilerde onun adinin "Agnes
Gonxha Bojaxhiu" yahut "Gonxha (Agnes)
Bojaxhiu" şeklinde oldugu bildiriliyor.
Bu
ad içinde bildirilen Gonxha
Bojaxhiu adlari Türkçe "GONCA" ve "BOYACU"
(BOYACI) adlaridir. Böylece onun ilk adi
Türkçe olarak "GONCA",
ki Türk kültüründe kizlara verilen bir addir,
ayrica soyadi ise Türkçe BOYACI'dir.
AGNES adi ise, olasilikla kendisine sonradan verilmiş bir "Kiristiyan"
(Hiristian) ad olup, asli Türkçe GÜNEŞ
sözünden gelen bir
addir.
AGNES adinin ad olgusu (etimolojisi) için "saf,
temiz,
lekesiz" anlaminda olan, Rumca "agnos"
sözünden
geldigi
ve sonradan
Latince "kuzu" anlamli "agnus"
sözü ile
de ilgili oldugu bildiriliyor, [bakiniz :
http://www.behindthename.com/name/agnes].
Ingilizce olarak verilen bu kaynaktan aldigim
alinti şöyledir:
"Latinized form of the Greek
name
‘Αγνη (Hagne), derived from Greek ‘αγνος (hagnos) meaning "chaste". Saint
Agnes was a virgin martyred during the persecutions of the Roman
emperor Diocletian. The name became associated with Latin agnus
"lamb", resulting in the saint's frequent depiction with a lamb by her
side. Due to her renown, the name became common in Christian Europe,
being especially popular in England in the Middle Ages."
AGNES adi gerçekte bir "gök-nami"
(gök-adi)
dir. "Gök-adi" eski çaglarda kişilere verilen
ikinci bir ad
idi. Bu ad göksel-tanrılarin adina izafeten verilirdi.
Eski
Romalilar bu ada "gognamen" derlerdi, ki bu ad
Türkçe "göknamin"
sözünün Latinleştirilmiş şeklidir. Böylece Gonca
Boyacı'ya
verilen bu "Agnes" adi aslinda bir "göknami'dir".
Bunu
şu şekilde görebiliriz: AGNOS adi "GONAS" şeklinde deşifre
edildiginde adin Türkçe "GÜNEŞ" veya "GÜN
IŞI"
sözünün degistirilmesinden
yapilmiş oldugu görülüyor. Güneş ve
gün ışıgı
elbette her
anlamda hem temiz, saf, bakire olan bir varliktir, ayrica, bir "aziz"
veya"azize" (saint) dir. Zira bu dünyada
her
şey Güneş'in
varligi ile mümkündür. Güneş eski Turan
dünyasinin "Gün-Han", "Göz
Han", "Köz Han", "Od Han", "Huda" ve "Oguz Han" adlari ile
tanimladigi ve binlerce sene Gök-Tanrı ile birlikte taptigi GÜN
TANRI idi. Hiristiyan dünyasi Turan dünyasinin bu
çok eski
medeniyetini gizli, kirici, karalayici ve barişci olmaktan çok
uzak
tutumlari ile öldürmüş ve tarihten silmiştir.
Bununla beraber, bu Turan medeniyetinden aldigi her adi ve
sözü "kirip
yeniden dizme" yoluyla - ("anagram"), "Hiristiyanlaştirmiş"
ve böylece kendisine çeşit
çeşit diller üretmiştir. Dolayisiyle, sözde Rumca "AGNOS",
Latince "AGNUS"
ve de AGNES adlari da bu şekilde yapilmiştir.
Kökleri Türkçe sözlerdir ki bu dillerin
bünyesinde bir nevi
dondurularak saklanmiştir.
Ayrica, şayet AGNES adi Latince "kuzu" anlamli "AGNUS"
sözünden
kaynaklaniyor ise, bu sözün bile Türkçe asilli
oldugunu görebiliriz.
Söyle ki:
AGNUS sözü "GUS-AN"
şeklinde yeniden dizildiginde, adin Türkçe "GUZU-AN"
(GÖK KUZU) anlamli
sözden ve/veya "GUZUAN" (KUZULAR) anlamli
sözden yapilmiş
oldugu görülüyor. Eski Türkçe'deki AN
skelimesi "gök,
göy"
anlamli bir sözdür, ayrica hem "zaman"
anlamlidir hem
de "-ler, -lar" anlamli eski Türkçe
çogul ekidir.
Böylece Anne Teresa dogdugunda "GONCA
(GÜNEŞ) BOYACI"
Türk adi ile
dogdu.
"Agnes' mother, Dranafile
Bernaj, ("Drana" means "rose" in Albanian) may have been of
Italian
descent although some reports indicate her family may have owned land
in Serbia. She was more religious than her husband. When her husband
died the family discussed religion more often then politics and their
ties with the local church, Sacred Heart, got stronger. Drana set up a
business of handcrafted embroidery and textiles, but life was certainly
more difficult. Even so, Drana was apparently a charitable woman who
helped widows and alcoholics."
Anne Teresa'nin annesinin
adi Dranafila Bojaxhiu olarak,
ayrica,
"Dranafile
Bernaj" şeklinde de veriliyor (bakiniz :http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html
).
Arnavutca'da "drana" sözcügü
Türkçe "gül"
anlamli olup, Dranafile adinin da bu anlama geldigi
iddia ediliyor. Ben ayni görüşte degilim. Zira,
"DRANAFILA" adi Türkçe "KARANFIL" adinin
degiştirilmiş şeklidir. KARANFIL adindaki "K" harfi önce Latince
"C =
K" harfine çevrilmiş, sonra da C kaldirilarak "D" harfi ile
degiştirilmiştir. Böylece, ad Türkçe "KARANFIL"
olmaktan çikarilarak, DRANAFILA'ya
dönüştürülmüştür. Bilindigi
üzere Türk kültüründe, "gül"
gibi, "karanfil" de
kizlar için kullanilan bir addir.
Ayrica annesine verilen BERNAJ adi da yine Türkçe "BERNA"
ve/veya "BERNAY" kiz isimleridir. Ayrica BERNAY bir
soyadidir.
Böylece, Anne Teresa'nin annesi, kuşkusuz, "KARANFIL
(BERNA/BERNAY)
BOYACI"
adli bir Türk anasidir.
"The
name "Bojaxhiu" means
"decorator" or "painter" in the Albanian language. There are
conflicting reports about her father's occupation. Some biographers say
he was a grocer and that his family lived in poor circumstances
(Ramnaraine)."
Anne
Teresa'nin babasinin adi Nikolla
(Nikolle, Nikola) Bojaxhiu olarak veriliyor. Belli ki
babasinin
soyadi inkar edilemiyecek şekilde Türkçe "BOYACI"
sözüdür. Ilk
adi olarak verilen NIKOLLA adini ise, Kilisenin binlerce
seneden beri Türk adlarini kirip yeniden dizme suretiyle taninmaz
kiliflara soktugu gerçeginin bilinci işiginda, yeniden analiz
edecegiz.
Ad olgusu (etimolojik) olarak, NIKOLLA eski Rum dilinin NIKOLAOS
sözünün bir çeşnisi olarak veriliyor. Ve
güya NIKOLAOS sözü de
yine Rumca "zafer" anlamli "nike"
sözü
ile "halk" anlamli "laos"
sözünden
yapilmiş bir ad imiş. Bu ad olgusu tanimlamasi tamamen uyduruk
olup
bir kandirmacadan ve bilinçli olarak yaniltmacadan
ibarettir. Rum dili her haliyle Türkçe ad ve
sözlerin kirilip, yeniden
başka bir kalipta dizilmesinden yapilmiş bir dildir ve NIKOLAOSsözü de ayni şekilde yapilmiş bir addir. Nitekim,
ünlü "St,
Nicolaus" ismi de bu addan kaynaklanmaktadir.
NIKOLAOS
adi "AL-KONIS-O" şeklinde
açilimi yapildiginda, adin Türkçe
"AL GÜNEŞ O" (KIZIL GÜNEŞ
O)anlamli,
veya "AL-KON-ISO"
şeklinde incelendiginde, adin Türkçe
"AL
GÜN IŞU"
(KIZIL GÜN IŞI
anlamli sözlerden yapilmiş oldugunu görüyoruz.
Böylece bu sözde Rumca
ad dahi Türkçe "güneş" ve "gün
ışısı" sözlerini
içermektedir. Zira, "St,
Nicolaos" adi da bu gerçeyi ispatlamaktadir. Bilindigi
üzere, "Noel
yortularinda", gecenin ortasinda Hiristiyan evlerinin ocak
bacalarindan içeri giren efsanevi
"St,
Nicolaos" adli kişi,
gerçekte Türkçe
"güneş" ve "gün ışısı"
kavramlarinin efsaneleştirilmiş
şeklidir. Böylece, bacadan içeri
giren gerçekte "al güneşin" ve "ak güneşin"
işinlaridir. Nitekim efsanevi ak-sakalli, al ve ak renkli giysileriyle
kendini her "Christmas" bayraminda
gösteren, eski Turan dünyasinin Gün-Tanrısinin ve onun
işiklarinin
temsilidir, ki bu kavram Türk dünyasindan aşirilmiştir.
Giysilerinin "AL"
oluşu, "AL GÜNEŞ"
adindaki Türkçe "AL" sözünden
gelmektedir. Bu kavrami, sözde
bir "Pagan" tapinagi olan ve Roma'nin en eski binalarindan biri
olan "PANTHEON"da çok rahatlikla görmekteyiz.
PAGAN
adi eski Turan dünyasina ve onun medeniyetine verilen bir "karalama"
adidir. Bu kelimenin tanimlamasi ile hem eski Turan dünyasinin
Tur/Türk/Oguz
adi, hem de onlarin dünya çapindaki medeniyeti
küçümsenmiş, tarihten
silinmiş ve Türk kimliginin yerine gölgelenmiş "PAGAN"
adi
kullanilmiştir. Gerçekte, PAGAN sözü de aslinda Türkçe
"APA GÜN" (ATA GÜN)
anlamli sözden yapilmiştir.
Bütün bunlardan görülüyor ki Anne Teresa'nin
babasinin ilk
adi dahi yine Türkçe asilli "AL GÜNEŞ" veya "AL
GÜN IŞI"
adindan yapilmiştir.
Aşagida Pantheon
ile ilgili resimde görülen ünlü büyük
bacanin
adi Latince "OCULUS" diye
verilmektedir. OCULUS sözü "ULU-COS"
olarak deşifre
edildiginde, adin Türkçe "ULU GÖZ" (ULU KÖZ)
oldugu şüphe
götürmez bir şekilde görülmektedir. Bu ad
Türkçe olarak güneşi,
binanin kubbesi ise "GÖK" damini (kubbesini) temsil
etmektedir. Güneşin işinlari bu bacadan girerek
aşagida duvarda
kendilerini görünür hale getirmişlerdir. Bu
konuda daha fazla bilgi için, Pantheon ile ilgili yazim
şu
baglantida görülebilir : http://www.polatkaya.net/pantheon_yurt.htm.
Gün ışısının
Roma'da ki "Pagan" tapinaginin "ulugöz"
adli bacasindan içeri girişini gösteren bir resim.
Araştirmalarimdan, Hiiristian
evlerine isli oçak bacalarindan giren "St.
Nicolaos" adli efsanevi, Al donlu, Ak-sakalli
kişinin
gerçekte güneş ve gün ışıgını
temsil eden
hayali bir kişi oldugu gerçegi ortaya çikiyor. Kimligi pek
bilinmeyen bu
efsanevi kişi gece yarisi, herkesin yattigi zamanda, evlere
girdigine göre, o, Hiristiyan inanişinda,
"ay ışıgı"
ve/veya "karanlik" kavrami olmalidir.
Gonca'nin ablasinin adi "Aga" ve erkek kardeşinin adi da "Lazar"
olarak veriliyor. Görüldügü gibi bunlar da
Türkçe isimlerdir.
***
Bütün bunlardan, "Anne
Teresa" (Mother
Teresa)'nin Üsküplü bir Türk ailesinin kizi
oldugu gerçegi ortaya çikiyor.
Kendisinin kilise ortamina ve
Katolik dinine ne sebeple ve ne
zaman girdigi pek açik degil. Anne Teresa'nin kilise
hizmetinde çalişmak üzere bir Türk aileden alindigi
olasiligi da akla
geliyor.
Kilise idarecilerinin ve de din bilginlerinin,
kilise hizmetinde uzun bir süre büyük bir
özveri ile çalişmiş olan Anne Teresa'nin Türk
kimligini bilmemiş olmasi
pek
düşünülemez.
Bununla beraber,
olasilikla onun Türk kimligini görmemezlikten gelip Arnavut
diye ilan
etmek kilisenin düşüncesine daha uygun
görülmüş olabilir.
***
TERESA adina gelince bu ad GONCA BOYACI'ya kilise
kuruluşu tarafindan
verilmiş olmali. Adin asli, büyük olasilikla "anagram"
yapma
yoluyla, Türkçe "ISA" sözünden yapilmiş
bir isimdir. TERESA
adini "ESATER" şeklinde açtigimizda, adin
Türkçe "ISA'TIR"
(ISA'DIR)
sözünden yapilmiş oldugunu görüyoruz. Böylece
soyu
Türk
olan bir aileden, kilise hizmetine giren genç Gonca
Boyacı, kendisine
Türkçe "ISA"
adindan kaynaklanan bir "kilise" ismi
verilerek hiristiyanlaştirilmiştir. Kendisine,
Türkçe "GÜNEŞ / GÜN IŞI"
adindan yapilma "AGNES" denilmesi
de bunun başka bir kanitidir. Fakat bu pek yeni
bir olay olmasa gerek. Binlerce
seneden beri Türklerin adlarini ve sözlerini alip
degiştirerek
kendilerine
Türkçe'den
çeşit çeşit Avrupa
dilleri yapanlar, olasilikla, nice Türk insaninin adini ve
Türklük
kimliklerini de degiştirerek kendilerine mal etmeyi töre haline
getirmişlerdir. Bu nedenle, Türk kizi Gonca Boyacı'nin
kimliginin degiştirilmesi kilise kuruluşu için pek olagan bir
hal olsa
gerek.
***
Anne Teresa'nin ve ailesinin Türk kimligini yukarida belirttikten
sonra, onun "azizlik mertebesine yüceltilmesi",
Ingilizce kilise deyimi ile "canonization"
kavramini da anlamak gerekir.
"Canonization" deyimi "ölmüş
bir kimseyi kilisece kabul edilen azizler listesine kanuni olarak
geçirme olayi ve onun kanunlaştirilmasi" olarak
tanimlanir.Böylece, bir "aziz" veya "azize"
olarak ilan edilen kişi, kanuna göre, kutsallaştirilmiş olur.
Ad olgusu bakimindan, Ingilizce "Canonization"
deyiminin Latince'de, "bilinen azizlerin listesine resmen kabul
etme" anlamli "canonizare"
sözünden geldigi bildiriliyor. Bunun anlami "azizligi"
kabul
edilen kişinin "azizligini" resmen kanunlaştirmaktir.
Bu tanimlama içinde, şimdi "canonization"
sözcügünün yapisini inceleyelim.
CANONIZATION sözcügü
harf-be-harf "ON-CANON-IAZTI" şeklinde incelendiginde, bu sözcügün
Türkçe "ONa
KANUN YAZTI" (ONU KANUNLAŞTIRDI) deyiminden
yapilmiş oldugunu görüyoruz. Böylece, bu
Ingilizce sözcügün asli "ona
kanun yazdi" Türkçe tanimlamasidir. Bu
Türkçe söz kirilip,
sözde "Ingilizce" dil kalibi içinde yeniden
düzenlenerek "canonization"
şekline dönüştürülmüştür.
Ayni şekilde, Latince CANONIZARE adinin olgusunu da
inceleyelim.
Latince
CANONIZARE
sözcügü harf-be-harf "CANON-IAZER" şeklinde açilip, incelendiginde, bu
sözcügün
Türkçe
"KANUN
YAZAR"deyiminden
yapilmiş oldugunu görüyoruz. Böylece bu
Latince sözcügün asli da "kanun
yazar" Türkçe tanimlamasidir. Latince
sözcügün yapilişina konu
olan kanun ve yazar sözcükleri öz be
öz Türkçedir. Bu
Türkçe kavram tanimlama sözü de kirilip,
sözde
"Latince" dil kalibi içinde yeniden düzenlenerek "canonizare"
şekline dönüştürülmüştür.
CANONIZARE
sözcügünün içinde sakli bir başka
Türkçe tanimlama daha vardir ki onu da şu şekilde
görebiliriz.
Latince
CANONIZARE
sözcügü
harf-be-harf "CON-AN-IAZER" şeklinde deşifre edilip incelendiginde,
bununTürkçe "KUN-hAN YAZAR", yani "GÜN-HAN YAZAR"
(GÜN-HAN YAPAR) anlamli, deyiminden
yapilmiş oldugunu görüyoruz.
Işte kişinin "azizlenmesi" (kutsallaştirilmasi) olayi
bu Türkçe tanimlamadan gelmektedir.
Çünkü, Gün-Han (Gün-Tanrı),
ki tanri Oguz Kagan'in "Gün-Han" adli oglu oluyor,
eski
Turan dünyasinin binlerce
sene
dünya çapinda yaygin dininde taptigi kutsal Güneş
Tanrısidir.
Böylece, Anne Teresa Gonca Boyacı azizelik mertebesine
ulaştiginda, ondan önce başkalarinin da oldugu gibi, gizli bir
şekilde
adi verilmeden Türkçe dil ile, "GÜN
TANRIÇASI" ünvanina
yüceltilmiş olacaktir. Bilinmelidir ki bu, eski TURAN
dünyasinin
Tur/Türk/Oguz insanina ait çok eski bir
töredir.
Şimdi bir de "azizelik" anlamli "SAINT"
sözcügünün yapisina bakalim.
SAINT sözcügü
harf-be-harf "ISTAN" şeklinde incelendiginde, bu sözcügün
Türkçe "ISTAN"
deyiminden
yapilmiş oldugunu görüyoruz.
Diger taraftan, ISTAN sözcügü yine
Türkçe IŞITAN ve ISITAN,
ayrica ÜSTHAN ile yine "GÜN-TANRIYI
(GÜNEŞI)
ve de Türklerin GÖK TANRI'SINI tanimlamaktadir.
Böylece, kaynak yine kuşkusuz Türkçe dili ve eski
Tur/Türk/Oguz
töresidir.
Ingilizce "saint" sözcügünün
Latince
karşiliklarindan biri "sanctus" olarak
verilmektedir.
Latin SANCTUS sözcügü harf-be-harf "CUNASST" şeklinde incelendiginde, bu sözcügün
Türkçe "GÜNEŞTI"
deyiminden yapilmiş oldugunu görüyoruz.
Böylece "azizelik" kavrami yine Türkçe bir
sözden, yani, bir
kez daha "güneş"
adindan kaynaklanmaktadir. Bu sebeple yine bu tanimlama da
gösteriyor
ki, "azizlik" Türkçe'de en azindan "Gün-Tanrı"
mertebesine yüçeltmek demektir. Eski
Tur/Türk/Oguz dünyasinda
hakanlar, hanlar kendilerini "Tanrı" olarak tanimlardi, ki bu töre
Batililar tarafindan Türkler'den aşirilmistir.
***
Yukarida
verdigim açiklamalardan görülüyor ki, kilise
kuruluşu Türk toplumundan
aldigi insanlarin adlarini ve medeniyetinden aldigi
kavramlari tanimlayan Türkçe
sözleri,
kendine özel bir şekilde, degiştirip gizlemiş
ve bunu gizlilik içinde yürütülen bir
adet haline
getirmiş.
Yeni kaliplar içinde şekillendirilerek ortaya çikan adlar
ve
sözcükler, Türkçe'den yapilmiş olmalarina ragmen,
onunla hiç bir
benzerlik göstermeyecek şekilde gizlenmişlerdir. Belli ki bu
gizli
işlem çok eskilerden beri, olasilikla kilise kuruluşunun
başlangicindan
beri, devam etmiştir. Bu işlemle kavramlarin adlari gizlendigi gibi,
kişilerin de kimlikleri gizlenebilmektedir. "Mother
Teresa" da hep Hiristian adiyla tanitildigindan
dolayi, onun etnik kimligi, "Hint-Avrupali" oldugu
görüntüsünü
vermektedir. Halbuki,
yukarida verdigim açiklamalarin işiginda Anne
Teresa Türk kimligine
sahip birisidir.
Bu ulu kişinin "azizelik"
mertebesi
resmen kanunlaştiginda,
eski Turan dünyasinin Gün-Tanrısi ve Gök-Tanrısi
mertebesine yüceltirilerek, bir "tanrıça"
tanimlamasiyla,
kutsallaştirilmiş olacaktir.
Yil 1910'da, Osmanli
Imparatorlugu'nun bir ili olan Kosova'nin Üsküp kentinde
dogan Gonca
Boyacı,
özel insani
yeteneklerle süslenmiş birisi olarak, hayati boyunca insanliga
yaptigi
hizmetleriyle, çoktan "Gün-Tanrıçasi"
ünvanini haketmiştir. AL GÜN-HAN ruhunu sonsuza
dek şad etsin!
There seems to be some
difficult negotiations between the governments of Albania and India.
Each one is claiming that Mother Teresa belongs to them. Albania thinks
Mother Teresa's remains should be returned to Albania because she was
born Albanian and so that she may
rest
with her mother and sister. India insists that Mother Teresa was
very
much a part of
Indian life, and therefore her remains should stay in India.
Hopefully
a satisfactory solution will be found for this "beloved" lady
who once said: "By blood, I am Albanian. By
citizenship, an Indian. By faith, I am
a Catholic nun. As to my calling, I belong to the world."
Her
"Sainthood" is said to be approved soon.
While reading the CNN news item, I noticed an unknown
aspect of Mother Teresa that I want to share with you.
Mother Teresa was born in the Ottoman city of ÜSKÜP, Kosova,
that is, a
name
that has been alienated from Turkish by altering its Turkish form
into "SKOPJE". She was born by the name "Gonxha
Bojaxhiu".
This is interesting because her first name "Gonxha"
is the
altered form of the Turkish name "Gonca" where Turkish Gonca
means "flower
bud" and is a widely used girl's name. Her last name "Bojaxhiu"
is the
altered form of the Turkish name Boyacu
(Boyaci) meaning "painter".
They are pure Turkish. It should be noticed that when Turkish
names or
words are written in an altered manner (i.e., using an alien alphabet
or by way of anagrammatization), they become extremely difficult to
spot. Her secondary name of Agnes must have
been given to her later in life.
Supposedly, the "Christian" name AGNES
is said to be from Greek "AGNOS" meaning "chaste",
or from Latin "agnus" meaning "lamb".
In
fact the name AGNES is an old so-called "gognamen", that is, "an
extra personal name given to an ancient Roman citizen, functioning
rather like a nickname and typically passed down from father to son".
But the word "gognamen"
is actually the Turkish word "gök
nami" meaning "sky-name", that is, a
name given
to a person in ancient times after
a sky-deity. Notice how difficult it is to spot Turkish "gök
nami" in the supposedly Latin or English word "gognamen".
When the so-called Greek name AGNOS is rearranged
as "GONAS", we find that it is
the anagrammatized form of the Turkish name "GÜNEŞ"
meaning "sun, sunlight". The Sun and sunlight are
unquestionably
chaste and were and still are sky-deities for thousands of years by the
Turanians. Hence, the source of this name is neither Greek nor
Roman
but
plainly
Turkish and it is the name of the sun and sunlight.
Additionally, when the name AGNOS is rearranged as "GOS-AN"
we find that it is the anagrammatized form of the Turkish expression "GÖZ
AN" meaning the "eye of the sky" which again is the
"sun". GÖZ
was another
Turanian name for the sun in ancient times. Alternatively,
it is "KÖZ AN" meaning
the "fire of the sky" which again is the
"sun". These names "GÖZ
AN" and "KÖZ AN" are
also "GÖZ HAN"
and
"KÖZ HAN" repectively,
leading to the name of OGUZ HAN.
In this context, Turkish word AN
means "sky" and
HAN means "lord, god"., GÖZ means "eye",
KÖZ means "fire". The name OGUZ
HAN was given to the Sky-God, Sun-God and Moon-god in
ancient Turanian civilization. Thus,
we see the reason why this Turkish expression was used as a "gognamen".
These Turkish names, "GÜNEŞ",
"GÖZ
AN", "GÖZ
HAN" and "OGUZ
HAN"
were anagrammatized into the Greek
word AGNOS.
Notice how difficult it is to see them in AGNOS.
Furthermore, even if her name AGNES
was from Latin AGNUS, meaning "lamb",
we again see that this name is also from
Turkish because, AGNUS, rearranged as
"GUS-AN", is an anagram of the Turkish word "GUZU-AN"
meaning "lamb
of sky" or "lambs". In this context,
Turkish GUZU
means "lamb"
and AN is the ancient Turkish "plurality" suffix.
"Agnes' mother, Dranafile
Bernaj, ("Drana" means "rose" in Albanian) may have been of
Italian
descent although some reports indicate her family may have owned land
in Serbia. She was more religious than her husband. When her husband
died the family discussed religion more often then politics and their
ties with the local church, Sacred Heart, got stronger. Drana set up a
business of handcrafted embroidery and textiles, but life was certainly
more difficult. Even so, Drana was apparently a charitable woman who
helped widows and alcoholics
The name of Mother
Teresa's mother is
said to be Dranafila
Bojaxhiu which is again
interesting.
She is also given by the name "Dranafile Bernaj" where "Drana"
is
labelled as meaning "rose",
http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html.
Actually,
her first name Dranafila
is also an altered Turkish
name.
The name Dranafila
is an anagrammatized form of the Turkish name "KARANFIL"
meaning "carnation". The name Karanfil
being a flower
name in
Turkish, like "gül" meaning "rose", is also
a
first name given
to girls in Turkish
culture. In
this anagram,
Turkish "K" was first changed to Latin "C" (= K) and then
alphabetically
up-shifted to the letter "D". Thus her first name was altered
into Dranafila
-a non-Turkish
format. Similarly her other last name given as BERNAJ
(probably her maiden name) is actually Turkish BERNA
or BERNAY which are Turkish names for girls.
Of course, her mother's last name Bojaxhiu
is, as pointed out above, the
Turkish name Boyacu
(Boyaci) meaning "painter",
such as the one who renovates houses.
Thus, in every sense her mother was a Turkish lady irrespective of her
religion which artificially changes people's ethnic identity.
"The
name "Bojaxhiu" means
"decorator" or "painter" in the Albanian language. There are
conflicting reports about her father's occupation. Some biographers say
he was a grocer and that his family lived in poor circumstances
(Ramnaraine)."
Now let us examine her father's name NIKOLLA.
The name NIKOLLA is the
Albanian variation of the Greek name
"NIKOLAOS", etymologically, supposedly a combination of
the words for "victory" (níkē) and "people"
(laós).
This etymology is incorrect, misleading and is disinformation.
Actually, the source of the name NIKOLAOS
is from ancient Turkish.
The name NIKOLAOS,
when rearranged as "AL-KONIS-O",
is the anagrammatized form of the Turkish expression "AL
GÜNEŞ O"
meaning "it
is Red
Sun", or in
the form of "AL-KON-ISO",
is the anagrammatized form of the Turkish expression "AL
GÜN IŞU"
meaning
"it is red/golden sunlight". Turkish word AL(KIZIL)
means "red, golden";
GÜN means "sun"; and IŞI
(IŞU)
means "light".
Thus, the first name NIKOLLA of Mother Teresa's father is also an
anagrammatized Turkish name. The Albanian form "Nikolla"
is a
variation of the name "Nikolaos" just like many other
Christians names
which are variations
of
Nikolaos, that is, the Turkish "Al Güneş" and "Al
Gün işi".
Thus, we are dealing with a name that is
related, by way of personification, to the sun and sunlight - as named
in
Turkish. The name "St.
Nicolaus", is an example of this.
It is
no
wonder that every Christmas, this personification of the ancient
Turanian "Sun-God" and "Sunlight",
appearing
under the
guise of "St. Nicolaus", supposedly comes into
Christian homes in
his "red" and "white"
attire through "chimneys". The
very fact that "St.
Nicolaus" is
dressed in "red" is
due to the Turkish "AL"
(meaning "red") present in
his name. Sun
rays
always come into homes through openings on the side or the top. A
very
impressive example of this ancient Turanian culture is the
so-called "Pagan"
temple of "PANTHEON"
in ancient Rome.
The following picture of the Pantheon shows how sun rays
are coming in at the top of the
dome
through a great overhead
circular opening, so called "OCULUS"
in Latin. Of course, the Latin name OCULUS is nothing but
the
anagrammatized form of the Turkish
expression "ULU GÖZ" (meaning the "Great Eye")
and "ULU KÖZ" (meaning "great fire") which
are
alternative descriptions of the sun in Turkish. Please see my
paper on
the Pantheon at url: http://www.polatkaya.net/pantheon_yurt.htm.
"Sunlight"
entering the so-called "Pagan" temple of "Pantheon"
through an
"oculus". Through my research,
I find that this ancient Turanian concept has been
personified and evolved into what is now known as
"St.
Nicolaos".
According to Christian understanding, St. Nicolaos enters
Christian
homes through chimneys, that is, "sooty openings",
during nighttime after all are asleep. This implies that
the concept of
Christian St. Nicolaos is either a
personification of
"moonlight" or "darkness".It must
be understood, though, that "Moonlight" is really
sunlight reflected
by the moon
and "darkness" is a lack of light.
Mother Teresa had a sister named "Aga" and a brother named "Lazar"
(Laz-Er) which
are also Turkish names.
Thus, we see that Mother Teresa was clearly born into a Turkish family
but
somehow her Turkish identity is fully hidden and most likely,
intentionally
ignored. It is
difficult to think that the Church authorities did not know her
Turkish
background. It probably was much more convenient for the
purposes of the Church to hide her Turkish background rather than to
declare it.
***
The name TERESA is also a
Christianized Turkish expression . When the name TERESA
is rearranged as "ESADER", it is seen to be the Turkish
expression "ISA'DIR"
meaning "it is ISA" (i.e., "it is Jesus").
Thus, this
"Christian" name has
also been derived from the Turkish name ISA meaning
"Jesus" by way of adding the Turkish suffix "DIR"
to it.
***
After identifying her own names and also her parents' names above as
Turkish, here, I would like to explain my insights into the term "canonization".
Oxford American Dictionaries defines the term "canonize"
as : "(in
the Roman Catholic Church) officially declare (a dead person) to be
a saint; figurative regard as being above reproach or of great
significance; sanction by Church authority." ORIGIN
late
Middle
English : from late Latin canonizare ‘admit
as authoritative’ (in medieval Latin ‘admit to the list of recognized
saints’ ).
Basically what this definition is saying is that if the Church
canonizes something, that something becomes official LAW.
Now let us analyze the word "canonization".
CANONIZATION, rearranged as "ON-CANON-IAZTI"is the anagrammatized and romanized form of the Turkish expression "ONa
KANUN YAZTI" (ONU KANUNLAŞTIRDI)
meaning "wrote a law for it", that is, "made it
into law, made
it lawful".
Turkish word KANUN means "law", ONA
means "to him/her/it", YAZDI
means "wrote", KANUNLAŞTIRDI
means "made it
into law, made
it lawful",
Similarly, the Latin word CANONIZARE
means "canonize,
elevate to sainthood".
The
Latin word CANONIZARE, rearranged as "CANON-IAZER" is the anagrammatized and romanized form of the
Turkish expression "KANUN YAZAR" meaning "writes
law", or, "makes into law".
There
is a second Turkish expression related to sainthood that is embedded in
CANONIZARE.
The Latin word CANONIZARE, rearranged as "CON-AN-IAZER" is the anagrammatized and Romanized form of the
Turkish expression "KUN-hAN YAZAR" literally meaning "writes Sun-Lord",
that is, "makes him/her a Sun-God". Turkish "KUN-hAN" ("GUN-HAN") means "Sun Lord, Sun-God". Thus,
canonizing a person, is not only officially approving and declaring
(i.e., making church law) his/her services to humanity, but also
allogorically declaring the
person as"Sun-God" or "Sun Goddess". This
makes the person a deity, that
is, a "saint" which is "aziz" and "azize"
in Turkish
meaning "beloved, blessed; dear, holy, sacred, saint".
One equivalent
in Latin of the term "saint" is the word "sanctus".
When the Latin word SANCTUS is rearranged as "CUNASST", we find that it is the anagrammatized and Romanized
form of the
Turkish expression "GÜNEŞTI" meaning "it is Sun",
(where the
SS combination is a replacement of Turkish letter Ş, Turkish letters Z
and Ç in other cases). This again
proves that "sainthood" is allegorically declaring
someone as "sun-god" (god of light)
or "sun-goddess" (goddess of light), and thus elevating
the person to a
level of godliness.
In fact, the term "SAINT" is also from
the Turkish word "ISTAN".
The term SAINT is the
anagrammatized
form of the Turkish word "ISTAN", which means "god",
as it
appears at
the end of the Central Asian country
names - so-called Turkish "ISTAN"
countries. The term ISTAN is from the Turkish names: IŞITAN
meaning
"that
which lights up"; ISITAN meaning "that which
heats"; and ÜSTHAN
meaning the "the top-most Lord" - which are the
definitions and
descriptions of
the ancient Turanian Sun-God and Sky-God.
***
Thus, from whichever way we analyze Mother
Teresa's background, we find
that
she has Turkish connection and, by way of canonization, she will be
blessed with the hidden
title of the
ancient Turanian Sun-God (Sun-Goddess) as
applied to other canonized people of the world. Gün-Han,
meaning "Sun Lord, Sun God" was the name
of the first
son of the Sky-God OGUZ-KAGAN as noted in
the Turkish
epic story of the same name. Oguz
is also the name of the Tur/Türk/Oguz peoples.
>From all of the above discussion, it seems that the Church has a
tradition of
hiding away anything it takes from Turkish civilization - by way of
altering source names into a format that looks and sounds anything
but Turkish - as
they have done all throughout their existance. When her Turkish
background, as I have explained above, is not known, and she is always
presented as Mother Teresa, or
by other Christian names, then she is
being portrayed ethnically as an Indo-European - which is
misleading. With
the new information I provided in this paper, most likely, Mother
Teresa will also be known as
"Anne Güneş
Gonca Boyaci" in Turkish, that is, "Mother Sun (Sunlight) Gonca
Boyaci".
Evidently, Mother Teresa,
who was one very specially gifted human being,
whether she was converted to
Christianity or not, has already earned the right to be a Sun-Goddess
by
her tireless service to humanity. May the divine Sun-God,
(i.e., "Al
Gün-Han"),
bless her soul forever!
Fotoğraf ve edebiyat (yazı) dünyasına yeni bir nefes getirecek olan site, yayına geçti. İstanbul'dan birbirinden güzel fotoğrafları ve Kutlu Altay Kocaova'nın kendi yazdığı şiir, öykü ve yazılar ile kitap yorumlarını bulacağınız site, kapılarını size açtı...
Recently, a friend asked me about the etymology of the name Yerusalem.
Below is part of my response to him. I wanted to
share it with all my readers.
Regarding the etymology of the name Jerusalem, I had given some initial
information about it in my paper at http://www.polatkaya.net/tut_cartouche.htm.
Some of you may have seen the name Jerusalem there but in
this paper, I will provide much more detail.
The Semitic root of the name "Jerusalem"
is
sometimes thought to be "s-l-m" meaning peace,[13]
harmony or completeness. A city called Rušalimum or Urušalimum
appears in ancient Egyptian records as one of the first
references to Jerusalem.[14]
These Egyptian forms are thought to derive from the local name attested
in the Amarna letters, e.g: in EA 287 (where it takes several
forms) Urusalim.[15][16]
The form Yerushalayim(Jerusalem) first appears
in the book of
Joshua. This form has the appearance of a portmanteau
of yerusha (heritage) and the original name Shalem
and
is not a simple phonetic evolution of the form in the Amarna letters.
Some believe there is a connection to Shalim,
the beneficent deity known from Ugaritic
myths as the personification of dusk.[17]
Typically the ending -im indicates the plural in Hebrew grammar
and -ayim the dual thus leading to the suggestion that the name
refers to the fact that the city sits on two hills.[18][19]
However the pronunciation of the last syllable as -ayim appears
to be a late development, which had not yet appeared at the time of the
Septuagint.
In Greek and Latin it is transliterated Hierosolyma. To
the
Arabs, Jerusalem is al-Quds
("The Holy"). "Zion" initially referred to part of the city, but later
came to signify the city as a whole. Under King David, it was known asIr
David (the City of David).[20
"Shalim (derived from the
triconsonantal Semitic rootS-L-M, and
also romanized as Shalem, Salem,
and Salim) was the name of a god in the Canaanite religion pantheon, mentioned
in inscriptions found in Ugarit (Ras Shamra) in Syria.[1][2]William F. Albrightidentified
Shalim as the god of dusk, and Shahar, as the goddess of the dawn.[3]
In the Dictionary of deities and demons in the Bible, Shalim is
also identified as the deity representing Venus or
the "Evening Star," and Shahar, the "Morning Star".[1]
"
As seen from this background information, there is quite a bit
of confusion to the meaning of the name. Hence the sources are not
sure
what they are talking about. Now, let us see whether
we can find a true meaning for the name of this ancient city from these
"Jerusalem" related words.
First of all, when they say that "s-l-m" is the root of
the name Jerusalem,
it is not convincing. This definition is a
misnomer and a false argument. In the above given "Jerusalem"
(IERUSALEM / YERUSALEM) related words, the
sole-consonants "s-l-m" is only a
part
of the whole word. Therefore, it cannot be the root. Additionally, "s-l-m",
in this form,
is not a proper word. It is only part of the skeleton of the word.
One needs to ask, what happened to the rest of the word? To claim that
"s-l-m" is a word or the root of Jerusalem is
either ignorance or total deception - most likely the latter. "s-l-m"
only becomes a word when one fills in the space between
consonants with wovels.
If we regard the consonants as the skeleton of a word, the vowels would
be
regarded as the flesh that makes it a recognizable entity. We must note
that people are not recognizable from their skeletons alone. One has
to have flesh on the bones in order to be recognized as an individual.
Words
are also similar as vowels make up the "flesh" while
consonants make up the "skeleton" of each word. Thus
claiming S-L-M as the root of Jerusalem is disinformation as well as
misinformation leading to deception.
Those groups who only use consonants as a word-base in their languages
are surely
hiding behind incomplete "words" and claiming a lot of complete words
that are not theirs. Representing words with just the consonants is a
technique that has been used
to steal words and phrases of the
Turkish language without
being visible. This trick has been used for thousands of
years.
The name Jerusalem (Yerusalem, Ierusalem) is the name of a place.
Hence, the etymology of the name must be investigated accordingly.
>From the above given references and also from other sources, the
name Jerusalem appears in the forms of JERUSALEM,
RUSHALIMUM,
URUSHALIMUM, YERUSHALAYIM,
Arabic AL-QUDS (The Holy), Turkish KUDÜS,
IR DAVID (the City
of David),
Latin HIEROSOLYMA,
Greek IEROUSALEM and Ugarit SHALIM / SHALEM / SHALAM. Each one
of these names have been anagrammatized
from Turkish phrases that define this ancient city in the ancient
Turanian
religious
context.
Let us examine these names for their make up:
1. The name URUSHALIMUM,
rearranged letter-by-letter as "ULU-ISHUMA-RM" or "ULU-SHUM-IRAM",
is the
anagrammatized form of the Turkish expression "ULU
IŞUMA YEREM" ("ULU
IŞIMA YERIM") meaning "I am the place of great
shining",
that is, "I am the place of dawn", or
"I
am the place where the sun rises", or "I am the
Sun
city".
This refers to the name of the ancient
Turanian "Sun God" and its "light" without
which there would be no world as we know of. The Sun-God, (GÜN
TANRI)
was the second most prominent deity in the ancient Turanian Sky-God, Sun-God
and Moon-God religion. Thus, this city built by ancient Turanian Turks
was
named as a "Sun City". Furthermore, SHU was the name of
the god of "light" in ancient Masar (Egypt). In ancient
Masar (Misir),
SHU was regarded as the son of RA (the Sun God) and is
definitely
the
Turkish word IŞU (IŞI) meaning "light".
Unquestionably, sunlight (IŞI) is the son
of the Sun.
We must also note that at "dawn", the eastern
sky at
the horizon (Turkish TAN YERI) is gradually becoming
illuminated by the rising sun, and
hence, the dawning sun is the "morning star". The
so-called term "SHAHAR"
meaning "morning star" and the Turkish word "SEHER"
meaning "early morning" appear to be related. The word "SHAHAR"
can be from Turkish"ISHI-HAR"
("IŞI KOR")
meaning "shining fire", that is, the sun, or
from "IŞIYOR"
meaning "it is shining" or from "IŞI
YER"
(IŞI
YERI) meaning "the place of light", that
is, Turkish "Tan
Yeri" (east) meaning the "dawn place". Again
all of these meanings refer to the sun, its light, and its dawning
place
(i.e., east).
As the
sun
rises in the morning, the eastern sky becomes reddened which is
described by
the Turkish word AL meaning "red". Additionally,
as the sun rises it appears AL (red) in color as well. Thus
again, a reference is made to the sun and the dawning place
(east). Similarly, at sunset, the western sky and the sun
again turn red (AL) until "dusk"
sets in. But, since the term DUSK refers
to
"darkness", the name "Yerusalem" is not related
to this concept.
Turkish ULU means "great", IŞIMA
means "shining", GÜNEŞ
means "sun", YER
means "place", YEREM (YERIM)
means "I am place".
***
2)YERUSHALAYIM,
rearranged letter-by-letter as "ULA-ISHMA-YERY",
is the anagrammatized and Semitised form of the Turkish
expression "ULU IŞIMA
YERI" meaning "place of great shining",
that is, "place of holy shining", or
"place of Sun".
Thus, again we find
the same meanings as above in 1.
***
3. IEROUSALEM, rearranged
as "AL-OUS-IEREM",
is from the Turkish expression "AL OGUZ YEREM" meaning "I
am
the
place of AL OGUZ". where the proper name "AL OGUZ" is
the ancient Turkish name of God. It must be noted that the Turkish
word "AL", meaning "Red", is also in
the
name ALLAH.
This decipherment of IEROUSALEM has two
prominent meanings:
In the first meaning, it is "The
Sun City" or "The City of God" because it
contains the Turkish nameOGUZ.
In
this case, OGUZ (O-GÖZ) is one name of the
ancient Turanian universal Sky-Father-God whose right eye was
the Sunand whose left eye was the Moon. With this meaning, the
city name would mean "The
city of God".
In the ancient Turanian religious understanding, the
Sky-Father-God was the creator of the universe
which included the sun,
moon, earth and everthing else in the universe. However, the sun was
regarded as the all-seeing right eye of God and the moon was regarded
as the blind left
eye of God.
As a side note, this concept of God's right seeing eye and left blind
eye was also in the form of Turkish expressions "ULU
KOR GÖZ" meaning "great fire eye" and "ULU KÖR
GÖZ" meaning "great blind eye" of the Sky-Father
God. One may
recognize these names in their anagrammatized form of "LYCURGUS"
in western writings. Hystorically, some ancient Greek (Spartan) rulers
took this
Turkish
name of the sun and the moon as their title, thus elevating themselves
as
a god.
In the second meaning, it is "the city of
Tur/Turk/Oguz"
peoples because it states that "I
am
the
place of AL OGUZ". The nameAL-OGUZ
represents the Turkish people. This clearly
identifies that the city was built by the
Turanian Tur/Turk/Oguz peoples. This is natural since the city was
built by the
Hyksos Kings, [Encyclopaedia Britannica, Vol. 12, 1963.
(p. 9)],
that is, the kings of the AVAR Turks and probably also the HAKAS
Turks.
Of course, the Semites had nothing to do with this ancient Turanian
Turkish city
(IEROUSALEM) except that they have always
wanted to usurp it by any means possible
- as the Eternal City, that is, ROMA, was also usurped from the
Turks. ROMA was built by the Etruscan
and Alban Turks in Italy and its
initial name was "KIZIL
ALMA" (AL ALMA) meaning "golden apple"
and/or "Red apple". The Sun is metaphorically, both a "Golden
Apple" and a "Red Apple". Curiously, the
Italian word "MELA" meaning "apple", is
the anagrammatized form
of the Turkish word "ELMA" meaning "apple".
The ancient Turanians also called the sun: ALOY (ALEV)
meaning
"flame"; AL-ÖY (AL-EV)
meaning
"red house"; "AL OD" meaning "red
fire"; "AL BASH" meaning "red
head"; "AL ALMA" meaning "red
apple"; and KIZIL ALMA
meaning "golden apple".
***
4) Greek IEROUSALEM
meaning "jerusalem", [DIVRY'S,
1988, p. 166, 534]. is
very much the same as the IEROUSALEM
discussed above in 3.
***
5) The name "IR
DAVID" or "IR
DAVUD" meaning "City of David"
is another name that verifies what I am saying. The secret is knowing
the real meaning of "DAVID" (DAVUD, DAVOD).
The so called "Semitic" name
DAVID is an anagrammatized and Semitized form of the Turkish
expression
"DAV OD" (DEV OD) meaning "giant fire" which
refers to the
sacred fire of the SUN. Thus the source of
the name "DAVID" is not Semitic but Turkish.
Furthermore, the word IR supposedly meaning "city",
in
this case, is the anagrammatized form of the Turkish word "YER"
(YIR)
meaning "place". Thus, the name "IR DAVID" is nothing
but the
anagrammatized, Semitized and the stolen form of the Turkish expression
"DEV OD YERI" meaning "the place of the Giant Fire",
in other words,
"Place of the Sun" which corroborates the meaning I gave
in the above decipherments.
The Turkish word IR also has the
meanings of "word, speech; singing" and other meanings.
***
6)
Latin HIEROSOLYMA meaning "Jerusalem, [Cassell's, 1962, p.
114]. The
Latin word HIEROSOLYMA, deciphered in the form of "OLO-ISHMA-YER",
is the
anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "ULU
IŞIMA YER" (ULU
IŞIMA YERI)
meaning "place of great lighting", that is, "place
of great shining", or "the place of dawn"
or "The
City of the Sun".
Additionally,
this Latin name HIEROSOLYMA,
deciphered in the form of "ISHO-
OLMA-YER",
is the
anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "IŞU-
OLMA-YERI" meaning "the
place of becoming lighted (lit)",
that is, "the place of dawn", or "the
place of rising sun".
Furthermore,
the Latin word HIEROSOLYMA, deciphered in the form of "AL-OHOS-YERIM",
is the
anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "AL
OGUZ YERIM"
meaning "I am the place of Al Oguz",
that is, "I am the place of Tur/Turk/Oguz peoples".
And finally, the Latin name HIEROSOLYMA, deciphered in the form of "AL-ISHEYOROM",
is the
anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "AL
IŞIYORUM"
meaning "I am shining red/golden".
Of course, this is a definition of the golden and red shine of the
great
fire of the dawning sun. It is no wonder that the
so-called "AL AQSA MOSQUE" in HIEROSOLYMA
(Jerusalem) has
a "Golden Dome".
All of these correct and harmonious meanings
found in these decipherments are due to the
amazing linguistic qualities of the Turkish language which is
a
fantastically expressive language. It appears that the
Turkish language was designed by some astonishingly advanced minds of
ancient Turkish ancestry that believed in the Sun-God, the Moon-God and
the
universal Sky-God concepts - some thousands of years ahead of all later
religions. Evidently, they developed the agglutinative and monosyllabic
language of TURKISH, that is, "THE
SUN
LANGUAGE" ("GÜNEŞ
DILI" in Turkish) appropriate for their Sun religion.
***
7)
In the case of the so-called Arabic name AL-QUDS meaning "The
Holy",
we must
note that when this name is rearranged as "QUDSAL", it is
simply an anagrammatization of the Turkish word "KUTSAL"
meaning "holy". Hence, its source is
unquestionably Turkish rather than "Arabic". SUN being regarded as God
which is a "holy" concept, then, it is proper that a
city built for the sun and sun light be called "The Holy City".
Turkish word KUTSAL comes from the verb "kutlamak"
like the other Turkish words such as KUT, KUTLA, KUTLU, KUTSU, etc..
Here it is important to note that even
the
so-called English word CONGRATULATION, is an anagrammatized and
Anglicised word from Turkish. This we see when the word CONGRATULATION
is deciphered as "CANTAN-GUTLOIOR",
we find that it is the anagrammatized form of the Turkish expression "CANDAN
KUTLUYOR" meaning "he/she wishes you by all his/her heart to
be holy", that is to say, "he/she congratulates you".
>From all this, it can readily be seen by wise men how special
cabalistic
interest-groups have been looting the Turkish language, civilization,
history
and even the Turkish peoples for themselves throughout the ancient
history
and even at
present.
***
8. The Turkish name KUDÜS,
which
is the Turkish name for Jerusalem, when inspected in the form of "KUD-ÜS"
(KUT ÜS),
means "Holy place" or"Holy Camp ground".
When
the Turkish name KUDÜS is inspected in
the form of "KUT-US", it means "Holy wisdom".
Turkish word KUT means "holy", ÜS
means "base; basis; foundation; military installation, military
camping place", US means "wisdom".
***
After all of the above analysis , I would like to
return the the Turkish expression "ULU IŞIMA
YEREM" ("ULU IŞIMA
YERIM") describing the name of URUSHALIMUM
(Jerusalem).
This expression has two implications:
1. In one, the expression refers
to a place where sun and lightworshipping
was of prime interest as I explained above. After all, without
our sun, no living
beings would exist on earth. So in reality, our Sun is our "God".
This was clearly explained in the religious texts of ancient
Masar which is incorrectly called "Egypt".
2. In the
other, the expression refers allegorically to a
place which is known as the
human head that has been enlightened by wisdom.
In ancient Turanian understanding,
the
wise (that is, BILGEMIŞin
Turkish; BILGEMIŞwas
also the original name of the so-called "GILGAMESH" epic story
of the Sumer) head of man is an enlightened head.
A wise man with
wisdom shines among others like a rising sun. Therefore, the effect of
an enlightened man on his/her immediate environment and on the world
can be like the
effects of the sun and its light. With the rising sun, life
becomes alive in every sense and suddenly the sleep mode is converted
into a living mode.
Similarly, "knowledge and new enlightenment" make people
alive rather
than being in a paralyzed
in a state of darkness.
Evidently, the ancient
city of Jerusalem built by the so-called Hyksos (Avar Turks),
the Asiatic "Shepherd Kings", was
considered one such
place since Turks were the Sun (GÜN) worshipping and also "wisdom"
(Turkish, US, AKIL, BILGI, BILGEMIŞ) searching people, it was
natural
for tham to call the new city by such a name.
The human "eye", Turkish
"GÖZ" is one of the most effective information gathering organs
that
nature has given to man and also to all living beings. However, the
eye
functions most effectively in the presence of sunlight.
Ancient Turanians called the SUN (GÜN, GÜNEŞ)
and MOON (AY) by the name "GÖZ"
(meaning "eye") also. After all, they regarded the Sun
and Moon as the eyes
of the Sky-Father God. This means that the ancient Turanians were the
first ones who gave the so-called "monotheistic" religion to the world
- not others. Certain secretive groups have usurped this
ancient Turanian concept and
tradition and claimed it as their own.
It can be said that the Semites had no relation in the make up of
the city of URUSHALIMUM
(Jerusalem). Semites were
the "wind" believing peoples. WIND is "YEL"
in
Turkish. Thus, the Semites took this Turkish
word "YEL" and
turned it into "EL"(hence, ELOHIM, from Turkish "YEL-AGAM" meaning "my
wind lord"), and gave it as one name of their god - all the
while falsely claiming "EL" as a word of their
"Semitic" language that did not exist before they
anagrammatized "Semitic languages" from Turkish.
It must be noted that Turkish AL and EL(YEL)
are very closely sounding Turkish words. One of them
can, very easily, be taken in place of the
other. It is clearly seen
that there is a secretive free-ride on the shoulders of the Turkish
language. The Semites have deceptively used the Turkish
word EL as if it was a word of a
"Semitic" language supposedly unrelated to Turkish.
The terms AL and EL (YEL)
were represented with the symbol of "hand" which is also
the word "EL" in Turkish. This representation we see clearly
in the military
standards of the ancient Roman empire. We
also see this in the Christian religious paintings on the church
ceilings
- and also in the protective sun rays, each ending in a "hand" (el),
that shower the ancient Masarian
(MISIR) king so-called
"Akhenaten" - who is claimed to have changed from "AMEN"
(AMUN)
believing to Ra (Sun) believing.
I would like to add a few explanations regarding this name "Akhenaten".
First, the ancient Masar kings called themselves PERU which was
a form
of the Turkish word "BIR O" describing the Sky-God (Gök
Tanri). This
Turkish name was Semitized as PHARAOH which is the
anagrammatized form
of the Turkish expression "BIR O AGA" meaning "only
He/She/It is the
Lord". The ancient Turkish Masarian kings, after being deified
as God and also being the
representative of God on earth, called themselves as PERU (BIR O)
meaning "Only he" or "God he is".
The name AKHENATEN read from the hieroglyphic writings, is
actually a Turkish title expression having multiple very subtle
meanings:
a) The name AKHENATEN read in the form of
"AK HEN ATa EN" would be
Turkish expression "AK HEN ATa AN"
meaning "White Lord is Father Sky". This expression describes
sun as AK HAN meaning
"White Lord". The Sun is the one that lights up the sky and
everything in its environment.
Turkish ATA means "father" and AN
means "sky" and HAN means"lord, ruler,
king". Thus this expression describes the sun
as the "father" of sky, that is, as a creator. The title is
unquestionably is Sun related and is in Turkish.
b) "AKHa AN OD AN", with D to T change, meaning "Sky Lord is the Sky Fire",
that
is, "The Lord of the Sky is Sun". This definition
replaces ancient Sky-God Amen
(Amun) with the Sun as this king is known to have done.
Here we must recall that this king had the
earlier name of "AMENHETEP". In this title he carries
the name
AMEN (AMUN) in his title as opposed to he having the name of ODHAN
(OD-AN, GÜNHAN). The name AMENHETEP is an
anagrammatized Turkish title name "AMEN AGA TEPE" meaning "AMEN
(AMUN, EMIN) AGA is the Top Lord". So the name is again
Turkish contrary to continous disinformation.
Turkish word AGA means "lord, ruler, king", TEPE means "head; hill, mountain
top", AGATEPE
means "head-lord, chief-lord, the very top ruler".
c) "AKa-HAN OD AN" meaning "Great-Lord
is the Fire of sky",
that
is, "The Great-Lord is the Sun". This refers to the
king declaring himself as the Sun. This replaces the King's earlier
title of "AMENHETEP" in
which he claimed god Amen as the top lord rather than the Sun.
d) "AKa-HAN OD-hAN" meaning "Great-Lord
is the Fire-Lord",
that
is, "The Great-Ruler is the Sun-God (GÜN-HAN)". Turkish
GÜN-HAN, meaning
the "Sun-Lord",
was the name of the first son of the six sons of OGUZ KAGAN in
the ancient Turkish epic story.
This again refers to the king declaring himself as the sun. Turkish words OD means "Fire", OD-AN means "Fire of sky", ODHAN means "Lord Fire" (sun-god,
Gün-Han), AN
means "sky;
time; plurality suffix. ", AMEN
(O-MEN) means "he is me", AMEN
(MEN O) means "I am Him". It must be noted that this Turkish expression embedded in the
name "AMEN" (AMUN) is the source of the well known saying that "God
created man in his own image".
It could have readily been said that "Man imagined God in
his own image".
The name AMEN
(AMIN, EMIN) is also the Turkish male name "EMIN". In the female form , it is the Turkish name
"EMINE" which is a widely used name for woman in Turkish
culture.
Also the name AMEN
(AMIN, EMIN) is one very ancient Turkish name for the Sky God (GÖK
TANRI in Turkish) that prayers in many religions repeat "AMEN" or
"AMIN" after their prayers. This shows how widespread the ancient
Turanian civilization was.
Other Turkish meanings embedded
in the name "AKHENATEN "
were also given in my paper
http://www.polatkaya.net/amina_an_han-kisi.htm,
which described the
Sun-God and the Peru (Pharaoh) "AKHENATEN
" as
"UTU AN" meaning "sun god of sky" and as "UT-AN"
meaning "the bull of sky".
***
In view of all this, now let us examine the name
YERUSALEM. Evidently the original form of the name has gone
through
some alterations by different cabalistic groups as I noted above.
I see the
following Turkish expressions embedded in this
name:
a) When the word YERUSALEM is
rearranged (deciphered) in the form of "AL-US-YEREM",
(AL-US-YERIM) we see
the the Turkish expression "AL US YEREM" meaning "I am the place where wisdom is"
- which is the "human head", that is, "BAŞ" (TEPE) in Turkish. So
allegorically, the name refers to the human head where all knowledge
and
knowledge creation takes place. Of course with that knowledge, one can
accomplish anything. The more knowledge one has, the more you can
accomplish.
b) When the word YERUSALEM
is rearranged (deciphered) in the form of "US-ELMA-YER",
we see the Turkish expression "US
OLMA YER" meaning "the
place where wisdom becomes"
- which is again the "human head". So allegorically, the name refers to the
human
head where all knowledge and knowledge creation takes place.
c)YERUSALEMis rearranged (deciphered) in the form of "US-ELMA-YER", we see the
Turkish expression "US ELMA YER" (US
ALMA YER) meaning "place of wise-apple" which again
refers metaphorically and allegorically to the "red/golden
apple (i.e., the sun)" which created the necessary conditions
that created all kinds of beings of
unimaginable and uncomprehensible complexity and beauty on earth.
Similarly, the human
head is, metaphorically
and allegorically, a "red/golden
apple". It has created all kinds of wisdom. First, the
capability
of speaking a language, then, writing and reading it, and with that, all kinds of learning and creating wisdom in
all fields of science and technology with extreme complexity
and
beauty as well as ugliness and evil. Turkish expressions such as "AL BAŞ,
KIZILBAŞ, ALEVI, ALBAN, ALBENIZ"
all refer to a "red/gold shining head" and are
the continuation of that
ancient Turanian understanding of the sun and man. In ancient times
Turanians painted their faces red to show that they were "AL BAŞ"
believing peoples. So did the ancient Masarians (so-called Egyptians)
and the ancient Native
Americans originally from Turan. Ancient Turanian Tur/Turk/Oguz
peoples wore
a "RED CROWN" (AL-TAC, AL FEZ) and their womenfolk still wear "red
silken diadem", That is "Al baş bagi" to show
that they were
believers of this ancient Turanian religious tradition. The Turkish
women decorate their heads in the most exquisite and colorful
headdresses that have the dominant
color "red" (al).
d) When the word YERUSALEM
is rearranged (deciphered) in the form of "US-AL-MA-YER",
we see the Turkish expression "US
AL MA YER" meaning "the
wise sun moon place".
In this Turkish expression AL refers to the Sun and MA (MAH)
is the name of the moon (ay) in Turkish. So, again, allegorically and metaphorically, the
name refers to the sun and the moon - which were regarded as the eyes
of the Sky-God.
e) When the word YERUSALEM
is rearranged (deciphered) in the form of "US-EL-MA-YER",
we see the Turkish expression "US
YEL MA YER" meaning "wise
wind and moon place".
In this case, this Turkish expression describes the secret
Judeo-Christian beliefs in the "wind" and the "black
moon" - which are all disguised under a religious umbrella.
Thus, the name Yerusalem is metaphorically referring to the Sun
and the Moon and the human head
as places of infinite "wisdom" as my above decipherments show. All
deciphered expressions are in Turkish but they
have been altered or arranged in such a way that the name Yerusalem
becomes unrecognizable as Turkish.
***
In my
Tutankhamen paper at http://www.polatkaya.net/tut_cartouche.htm
in which the following is written. The reference source is the book by
a writer named Raymonde
de Ganse, [Raymonde
de Ganse, "TUTANKHAMEN", Editions Ferni, Geneva, 1978. (p. 33)], also writes the following: ""Since the Theban Dynasty, in about
1200 B.C.,
had liberated Egypt from the
hated Asiatic invaders, the Hyksos, the God of Thebes, Amun ("What is
hidden"),
had become virtual co-regent of all Egypt. And with him had come a
veritable army of priests and ambitious and greedy officials who
wielded
substantial power while controlling incredible wealth. The situation
was ripe for a stemming of the power of the priesthood and this was
brought
about, almost from one day to the next, by the efforts of a
philosopher-king
(often compared to Marcus Aurelius) who toppled the all powerful into
illegality."
What this means is that what happened in Babylon was also happening
in Masar (Misir). The cabbalistic gypsy priests had climbed to the
top of the hierarchy and were ruling Masar together with the King of
Masar.
The "top" priest representing the Sky-God Amen (O men, Amun) was ruling
ancient
Masar. Thus the kings were taken under the control of priests under the
guise
of "godliness" and the wealth of the country was owned and controlled
by
an army of gypsy priests. The so-called "the
hated Asiatic invaders,
the Hyksos" were actually the OGUZ peoples who ruled ancient Masar,
which was a Turanian state, for about
200 hundred years, that is, Dynasties XV and XVI, before they were
expelled. Hyksos were particularly
the "AVAR" Turks who
also built the city called "AVARIS" in the
delta area of the Nile. It is also said that it was the Hyksos
who built the city presently called
"Jerusalem", [Encyclopaedia Britannica, Vol. 12, 1963.
(p. 9)].
Hyksos were OGUZ people as the name
indicates so and were "okuz" (ox, cattle) owners, and for that
reason, they were also called the "Shepherd Kings".
The Hyksos being identified with the Israelites or the Arabs
is a bogus attempt to take over and obliterate another Turanian Turkic
title.
They ruled ancient Masar for about 200 years. The city of Jerusalem was
not
a
Semitic city as is falsely claimed. Its Arabic name "AL KUDS" and
Turkish
"KUDÜS" comes from The Turkish expression "KUT US" meaning "sacred
wisdom"
referring not only to the divine wisdom of God but also to the wisdom
of
the knowledged (bilgamesh, ermish, tanrilasmis) human head (i.e., the
mind).
The expression "AL KUD US" in Turkish makes the meaning of the
city become "AL's Sacred Wisdom"."AL"(KIZIL),
meaning "Red" and "Golden", was the name of the sky deities Sun, Moon
and
the universal Sky-God of ancient Turanians. That is why the "Dome of
the
Rock" mosque has a "Golden" dome on it. "
That Masarian king who cut off the powers of the all-powerful
AMUN priests was the Peru (Pharaoh) so
called "AKHENATEN" whose
title I explained above.
Those all powerful Amun priests
were the Semitic and Greek black-magic
priests who infiltrated into
this
most ancient Turanian state in order to learn from them the ancient
Turanian wisdom, get into the control of state and destroy it
altogether in time,
and finally own it. This is evident by the new altered name "Egypt"
meaning "Gypsy"
after their own identity,
that
they renamed this ancient empire
of the Turanian
Tur/Turk/Oguz peoples.
***
As can be seen, the so-called name "Jerusalem" is a name
that was sourced from Turkish title expressions for a city that was
built
by the ancient Tur/Turk/Oguz people. So, it can be said that the city presently named JERUSALEM
(YERUSALEM), with
the ancient names of RUSHALIMUM,
URUSHALIMUM, YERUSHALAYIM,
AL-QUDS, KUDUS, IR DAVID, HIEROSOLYMA,
IEROUSALEM and SHALIM, has actually
been named after ancient Turanian religious, philosophic and mystic
concepts.
Evidently, the ancient Turanian
world was not only obliterated, but also completely stolen by certain
deceptive and secretive cabalistic groups. Regarding the ancient
Turanian world and history, people have been conned
very badly!
Bir haftadır, ufak gibi görünen, ama özen göstermeseydim kötü sonuçlara yol açabilecek bir sağlık sorunu yaşamaktayım. Geçen Pazartesi akşamı MEÜ Çiftlikköy yerleşkesinde verilen (bedava değil, ücretli) orkestra konserinden dönüşte, Üniversitenin kente ulaşım hizmetinden yararlanıp MEÜ otobüsünden Kapalı Spor Salonu köşesinde inerken tutunduğum yere takılıp ezilen ve kesilen sağ el küçük parmağımdan, o küçücük parmaktan oluktan akar gibi nasıl aktı o canım kanım diye hayretler ediyorum. Otobüs sürücüsünün ilgisizliğine hayret ettiğim gibi, bütün iyi niyetime ve umutlu beklentilerime rağmen MEÜ Rektörlüğüne de hayret ediyorum.
Bu süre içinde olanları öğrenen dostlar ve değirmende duyan sağır Sultan bile ziyaret ederek veya yazarak bana geçmiş olsun dileklerini ileten herkese teşekkür ediyorum. Arkadaşlık, dostluk ve insanlık bunu gerektiriyordu ve sizler insanlığınızı yaptınız, var olun!..
Bir haftalık süre içinde, MEÜ Rektörlüğü, Tıp Fakültesi ve Hastanesi henüz ses vermemiş olmakla, bana değer veren, saygı duyan insanlara da saygısızlık etmiş oldu, en azından…
MEÜ’den umudu kesince, bu sabah kadim dostumuz can hemşerimiz Prof. Dr. Esat Yılgör’e ulaştım. Meğer o da MEÜ’den emekli olmuş, yeni bir üniversite kuruluşunu tamamlamışlar. Bu güzel haberi kendisi ve girişimciler kısa sürede kamuya açıklayacaklar. Asıl önemlisi, Dr. Yılgör gönülden ilgilendi benimle. Öğlen yemeğine de götürdü beni, gönlümü aldı, beni can kulağıyla dinledi. Kadir bilirlik, insana değer vermek bu demektir. Allah gönlüne göre versin.
Öğünmek gibi olmasın, bana karşı ilgisizlik herhangi bir yararlı insana yapılmış gibi ağrıma gidiyor. Çünkü kendimi biliyorum, beni bilenler de biliyor, Mersin’e ve insanlığa yararlı işler yapa gelmekteyim. Dr. Yılgör, aynı zamanda Mersin Sistem Tıp Merkezi’nde de sorumluluk almış, bilmiyordum. Kendisine teşekkür eder, yeni atılımlarında başarılar dilerim.
Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Yılgör, Sistem Tıp Merkezi’ndeki ilgili doktorla ön görüşme yapıverdi ve muayene giriş işlemlerimi de yaptırıverdi. Saat 13 sularında benimle birlikte Plastik Cerrah Dr. Emrah Arslan ile muayene sırasında bulundu, kendi hastalarından izin alarak. Toplum adına gönüllü işler yapanlar yakınmasınlar, böyle duyarlı ve sorumluluk duygularıyla dolu insanlarımız da var. Darısı duyarlı ve yararlı olmak isteyenlerin başına. Koçanı benim başıma. Püskülü de, saygısız, kendini bir şey sanan değer bilmezlerin başına.
Dr. Arslan parmağımın ameliyatına gerek olmadığını, zamanında müdahale edildiği için tehlikenin atlatılmış olduğunu, kopmuş olan sinirlerin de kendi kendini tamir edeceğini; iltihap durumu olmadığından hapları da kesebileceğimi söyledi.
Mersin Üniversitesi’nde mevcut Rektörlük yönetimi olduğu sürece onlara benden destek yok diye düşünürken bu olumlu bilgiye sevindim ve bu sevincimi sizlerle paylaşıyorum, dostlar. Sağlıcakla kalın, 12.10.09
Mehmet Ali Sulutaş
Sağlığa da duyarlı bir yurttaş-------------------------------------------------
--- On Sun, 10/11/09, mehmet ali sulutas <malisulutas@...> wrote: From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...> Subject: Fw: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA... To: "MeU Dr Esat Yilgor" <dryilgor@...> Cc: "MSTB YK Huseyin Yildiran" <huseyinyildiran@...>, "MSTB YK Mersinliler Der" <turgayoktar@...>, "MSTB YK Gen Sek Karayolları Der Bsk" <sertacberber@...>, "mas" <malisulutas@...> Received: Sunday, October 11, 2009, 1:06 PM
Esat Bey,
Size iletmeyi istemekle istememek arasında gidip geldim ve sonunda sizi de bilgilendiriyorum. Doktorsunuz, Dekanlık yaptınız ama her şeyden önce insansınız ve insanlara insan gibi davranırsınız. Şu anda yaralı parmağımı unuttum, psikolojik sağlığımı düşünmeye başladım. Öyküyü anlatmayacağım, yönlendirdiğim iletide her şeyi anlattığımı sanıyorum.
Gözümüz gibi koruyup arka çıktığımız MEÜ’nün Rektörü ve Rektör Yardımcısı (Berika Hanım) beş gündür e-postalarına bakmamış ya da baktırmamış olabilirler mi? Tıp Fakültesi Dekanı bu kadar ilgisiz olabilir mi? Aklım havsalam almıyor. Üstelik ben sıradan bir yurttaş olmanın ötesinde bu Üniversitenin kurulmasında yırtınan, daha sonra da arka çıkan, eski bir öğretim görevlisi vs. Değirmendeki sağır Sultan bile duymuş, patronların kılı kıpırdamıyor.
Sanıyorum, sonraki adımlarım bir Basın Duyurusu ve bir sonraki adım da dava açmak olacak. İşte bu aşamada sizin bilginize iletiyorum, sonra, Rektörün Mehmet Çalışkan’a dediği gibi, “Haberim olsaydı…” demeyesiniz. Esenlik dileklerimle saygı ve sevgilerimi sunarım.
--- On Sat, 10/10/09, mehmet ali sulutas <malisulutas@...> wrote: From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...> Subject: Fw: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA... To: tipiletisim@... Cc: "MeU Berika Ipekbayrak Rektor Y" <bipekbayrak@...>, "MeU Basin" <basin@...> Received: Saturday, October 10, 2009, 5:53 AM
MEÜ Tıp Fakültesi Dekanlığına,
Sayın Dekan,
Üniversite Rektörümüze gönderdiğim aşağıdaki bilgilendirme iletime Rektörlükten, dört tam gün geçmiş olmasına rağmen henüz bir yanıt alamadım. Evet, görünmez değil, aslında, bu bir gizli görünür kaza. Başta pek önemsemez gibi oldum, ama Tece’de mi, Tömük’te mi bir gencin, avludaki telin elini sıyırmasından kangren olup öldüğünü duyunca, pisi pisine giden süslü Niyazi olmak istemediğimden önemsemeye başladım. Bu kaza MEÜ otobüsünde değil de bir toplu taşıma otobüsünde olmuş olsaydı, şimdiye kadar çoktan dava konusu yapmıştım.
Salı günü Toros Hastanesi Yenişehir Polikliniği’nde muayene olup, pansuman yaptırdım; Toros Hastanesi Merkez binasında tetanos aşısı yaptırıp, Gülnar Eczanesi’nden (Klamoks ve Dolorex) ilaçlarımı aldım. Bugün son pansuman yapıldı ve sargı çıkarıldı, 3-4 gün ertelemek zorunda kalmıştım, bugün yıkandım. Sudan sakındığım parmağımın uç kısmı hâlâ morumsu.
Bir hafta önce, Kültür Müdürümüz Mehmet Çalışkan’ın oğlunun ameliyat olduğunu duyduğu zaman, “Benim haberim olsaydı…” diye ilgi gösteren Rektör’e göre benim parmağımın yaralanması, derisinin kesilip pansumana ve tedaviye gerek görülmesi önemli değil mi acaba?
Değirmendeki sağır Sultan duymuş, parmağımı MEÜ otobüsünün bir yerine kaptırdığımı ve tedavi altına alındığımı da, Rektörlükten ne bir “Ah-vah!” ne de “Oh olmuş!” ya da “Getir parmağına bir de biz işeyelim…” diyen olmadı henüz. Doğrusu havsalam almıyor bu sessizliği ve ilgisizliği. Üniversitenin kuruluşu için terleyenlerden olduğumu; Çukurova Üniversitesine bağlı olduğu yıllarda Mersin Turizm Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak ders verdiğimi; Kanada Büyükelçiliği Onur Temsilcisi olduğumu; Mersin Sivil Toplum Birliği Kurucu Başkanı olduğumu belirtmeme gerek var mı bilmem. 10.10.09
Dikkatinizi çeker, ilgilenmenizi dilerim.
Mehmet Ali Sulutaş, MBA
327 4749; (532) 606 5776
-------------------------------------
--- On Wed, 10/7/09, mehmet ali sulutas <malisulutas@...> wrote:
From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...> Subject: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA... To: "MeU Suha Aydin Rektor" <saydin@...> Cc: "MeU Berika Ipekbayrak Rektor Y" <bipekbayrak@...>, "Kemal Rastgeldi" <krastgeldi@...> Received: Wednesday, October 7, 2009, 9:42 AM
Sayın Rektörümüz,
Pazartesi akşam MEÜ Akademik Oda Orkestrası’nın iyi katılımlı güzel konseri sonrasında Üniversite otobüsüyle eve dönenlerdenim. Bu hizmeti devreye soktuğunuz için teşekkür ederiz. Kapalı Spor Salonu köşesinde 21:30 dolayında otobüsün ön kapısından inerken, tutunacak yer bulamadım herhalde ki, sağ elimle en ön koltuk önündeki çıkıntıya tutundum, basamakları inmek istedim. Gövdem bir iki basamak indi ama elimi kurtaramadım.
Basamaktan geri çıkarak takılan küçük parmağımı geriye doğru itip acı içinde kurtardım. O parmağımdaki yüzük ince bir çıkıntıya takılmış olmalıydı. Ön koltukta oturan Dırahşan Bulut ve yan koltukta oturan tanımadığım bir başka bayanın heyecanlı bakışları arasında, yaralı parmağımı da göstererek sürücüye, umursadığını sanmadığım bir tek söz söyledim:
“Kaptan, burada keskin bir metal var galiba, orayı düzelttirin, yoksa başınız ağrır…” Sürücü gazlayıp gitti, hiçbir şey söylemeden ve kılını bile kıpırdatmadan, toplu taşıma sürücüleri gibi. Öğrencilere ve personele de öyle kayıtsız mı kalıyor acaba, bay sürücü?..
Otobüs uzaklaşırken parmağımın sızladığını hissettim. Deyim yerindeyse, kaynak gibi kan akıyordu. Telaşlanmadım dersem yalan olur. Yüzük eğilip bükülmüştü, parmak şişmişti. En yakın sağlık ocağını bulmak dürtüsüyle Silifke Caddesi üzerinde, dükkânını kapatmak üzere olan bir esnaftan yardım istedim. Kanı durdurmak, kesik yarayı bir ilaçla kapatmak lazımdı. Kolonya ile parmağımın kanını biraz sildik ama kesik deriden kan akmaya devam ediyordu. Bir yara bandı ile işi kapattım sanıyordum. Eve vardım, tek başıma daha fazla ‘ilk yardım’ bakımı yapamazdım. Tekrar giyinip çıktım, yüzüğü kestirip doğru sargı işi yaptırmalıydım.
Gece Topçulardaki ‘Duygu Tıp Merkezi’ne yürüdüm. Orada bir hemşire ilgilendi, kesici aleti olmadığı için yüzüğü kesip çıkaramadık. Tentürdiyot gibi bir ilaçla yıkadığı parmağımı sarıp sarmaladı hemşire hanım. Salı günü o sargıyla geçiştirdiğimi sanıyordum. Sargı dışında kalan parmak ucumun renginin koyulaşıp siyaha doğru dönüşmesi, kangren olasılığını çağrıştırdı ve bu sabah 9:30 dolayında Toros Hastanesi Yenişehir bölümüne pansuman için gittim. Kayıt işleminden sonra hemşire hanım önce sargıyı çıkardı ki o bölge şişip garip bir renk almış. Önce yüzüğü kestirip çıkartmam ondan sonra pansuman yapılacağı söylendi. Ev yakınındaki Ender Elektronik sahibinin yardımıyla yüzüğü kesip çıkardık ve pansuman için geri döndüm.
Bu kez, kangren olasılığını saptamak için Dr Ramazan Kılıç’ın muayene etmesi gerekiyordu. Klamoks ve Dolorex’li bir reçete yazarak, tetanos aşısı yaptırmak için Toros Hastanesi Merkez Acil bölümüne gönderdi. Hemşire de şiş ve morarıp kararmış yarayı ilaçlayıp sardı.
Sonra Acile gidip tetanos aşısı oldum. Bir ay ve bir yıl sonra ve her beş yılda bir yeniden aşılanmak üzere, ağır aksak olağan yaşama döndüm. Görünmez kaza dedikleri bu olsa gerek. Akacak kan damarda durmazmış elbette. Ama bir aksaklık ve aymazlık varsa düzeltilmeli…
Bu vesileyle, hoşgörünüze sığınarak Üniversite bünyesinde çok kullanılan yabancı kaynaklı sözcük ve kavramlar yerine Türkçe karşılıklarının kullanılmasını sağlama bağlamında bir çalışma yapılmasına önayak olabilirseniz Türkçemize hizmet etmiş oluruz. Sözgelimi, ‘kampüs’ yerine ‘yerleşke’, ‘detay’ yerine ‘ayrıntı, ‘enformasyon’ için ‘bilgi/danışma/tanıtma’ denebilir. Ayrıca ‘aktivite’, ‘aksiyon’, ‘fonksiyon’, ‘opsiyon’, ‘tansiyon’ gibi sözcükler de arındırılabilir.
Üniversite yeni eğitim-öğretim yılı açılışını yazdığım yazımı bir kez daha ekliyorum. Bilginize saygılarımla sunarım. 7 Ekim 2009
Mehmet Ali Sulutaş
327 4749; (532) 606 5776
----------------------------------------
Mersin Üniversitesi, Çarık ve Çizme / Mehmet Ali Sulutaş
Çağrılı olduğum bir törene katıldım 30 Eylül 2009 Çarşamba günü, Türkiye’nin tek köy üniversitesi olan Mersin Çiftlikköy’deki Mersin Üniversitesi’nde. Ana yerleşkede Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk anıtı önünde çelenk sunumu, saygı duruşu ve çocuklar korosunun okuduğu ulusal marşımızdan sonra Prof. Dr. Uğur Oral Kültür Merkezi A Salonu’ na geçildi.Pek çok öğretim üyeleri binişleriyle (1), protokol üyeleri, konuklar ve öğrencilerin hazır olduğu tören, internet aracılığıyla Tarsus, Erdemli ve Silifke yerleşkelerinde de izlendi.
Saygı duruşu, MEÜ Akademik Oda Orkestrası eşliğinde ulusal marşımızın okunmasıyla sürdü tören. Gönderilen kutlama iletileri okunduktan sonra Orkestra, birkaç hafta önce ışığa kavuşan ünlü besteci Nevit Kodallı’nın bazı yapıtlarını seslendirerek bu konserin ona adandığı belirtildi. Nitelikli kadrosu, modern tesisleri, kullandığı yüksek teknoloji ve sahip olduğu eğitim kalitesiyle uluslararası standartları yakalamış bir üniversitenin açılış törenindeyiz...
Açılış konuşmalarında Öğrenci Konseyi Başkanı Serhat Karakoyun, ülkenin gelişimini sadece bilimle eşdeğer görmenin ve sorunları çözmek için sadece bilimin ışığında çalışmanın yetersiz kalacağını söyledi. “Aynı zamanda, medenî milletler seviyesine getirmek için vatanımız için de çalışmalıyız,” diyen Başkan, öğrencilerin beklentilerini belirterek topluma bir çağrıda bulundu, öğrencilere sahip çıkılmasını istedi...
Üniversite Rektörü Prof. Dr. Suha Aydın, konuşmasına Nevit Kodallı’yı anarak başladı. Kentin gelişiminde ve yaşamın biçimlendirilmesinde önemli bir unsur olan MEÜ’nün kuruluşundan beri benimseyip uyguladığı çağdaş değerlere vurgu yapan Aydın, “Ülkemizin aydınlık geleceğinin yaratılmasında üniversitelerin yükümlülüğü öteki kurum ve kuruluşlardan daha çoktur. Bu bilinçle bizler, Türkiye’nin dört bir yanından (ve yurt dışından) gelen gençlerimize çağdaş düzeyde eğitim (ve öğretim) olanağı sunmak ve topluma yararlı, yaratıcı, yenilikçi bireyler yetiştirmek için var gücümüzle çalışıyoruz,” dedi. Öğrenci odaklı olduklarını belirten Rektör, üniversite ile ilgili bilgiler de vererek bazı çalışmaları
açıkladı.
Rektör, eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olmasının önemine değinirken, “Atatürk’ün önderliğinde 1925’te başlatılan laikleşme süreci, yeni Türk alfabesinin kabulü ve Türk dilinin özleştirilmesi çabaları üzerinde etkili oldu. Türk devriminin gözbebeği olan Türk Dil Kurumu, laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerinin sağlamlaştırılmasında Türkçenin eğitim-öğretim ve bilim dili haline gelmesinde önemli görevler üstlenmiştir.” diyerek Türk kültür ve kimliğinin yabancı boyunduruğundan korunmasının, ülkede eğitim ve öğretimin her ortamda Türkçe ile yapılmasının önemine değindi. Atatürk’ün “Türk demek Türkçe demektir. Ne mutlu Türküm diyene” sözünü yineleyince de salon alkış sesleriyle yankılandı.
Rektör’ün vurguladığı birkaç konu daha vardı:
1) Birçok öğrenci, yokluk nedeniyle, sadece, ‘Mersin Üniversitesini Geliştirme Derneği’ kanalıyla, Üniversite, belediyeler, yurttaşlar, kurum ve kuruluşlardan sağlanan para bağışlarından yardımla yedikleri öğlen yemeğiyle günü tamamlamak zorunda kalıyorlar;
2) İlçelerimizle Kırgızistan’da uygulanan ‘Uzaktan Eğitim’ programı daha geniş bir alana yayılacaktır;
3) Engellilere eşit fırsat sağlanması bağlamında bütün yerleşkelerde, asansör dâhil, her türlü kolaylıklar sağlanacaktır;
4) Yılan hikâyesine dönen öğrenci yurtları ihtiyacının giderilmesi için yerel ve genel yönetimlerle işbirliği sürmektedir. Geçen yıl Mersin Sivil Toplum Birliği ve Rektörlük yönetimiyle yapılan işbirliği toplantılarında yapılan bağışlarla binden fazla öğrenciye öğlen yemeği parası sağlanmıştı. Derneğin üstün çalışmasıyla sağlanan yardım ve bağışlarla, ev ve kişisel eşyalarla giysiler, Çiftlikköy Yerleşkesi’ndeki kendi kendine yeten güçteki ‘Giysi Bank’ tarafından çok ucuza satılmaktadır öğrencilere.
Mersin Valisi Sayın Hüseyin Aksoy da konuşmasında (Mersin içinde üç yerleşkesiyle ilçelerde fakülte ve yüksek okulları bulunan ve 1992’de açılan) Üniversitemizin 17nci yılında öğrenci sayısının, yüksek lisans dâhil 27 bin (öğreticilerin de 1360) olduğunu vurguladı…
“Üniversiteler kent yaşamından ayrı düşünülemez,” diyen Vali, MEÜ’nün bilime, sanayiye ve yaşam kalitesine katkısını övdü. Özellikle göç etken sorunlarımızı MEÜ ile işbirliği içinde çözüm çalışmalarına değinen Valinin konuşmasının ana başlıkları şöyle:
1) ‘Sokakta çalışan çocuklar’ topluma kazandırılmalı, bu konuda adımlar atıldı;
2) Mersin’de intihar olaylarında bir artış gözlenmiştir. Son altı yılda 377 kişi intihar ederek yaşamına son vermiştir. İntihar teşebbüsü sayısı da 4760…
3) RIS - Mersin diye anılan bölgesel yatırım yöntemiyle a) lojistik (nakliye?), b) tarım,
c) turizm dallarında önemli adımlar atıldı;
4) “10. Ulusal Turizm Kongresi’ Mersin’de yapılacak.
Törenin son bölümünde ‘Açılış Dersi’
Ulusal/uluslararası dergilerde yayınlanan makaleleri; uluslararası bilimsel toplantılarda sunulup basılan bildirileri; bilimsel ve sanayi içerikli teknik raporları bulunan; lisans ve lisansüstü düzeyde dersler verip eğitim ve öğretime çok değerli katkılar sağlamış olan dumanı üstünde emekli Öğretim Görevlisi Ali Şahinoğlu onurlandırılmıştı, giderayak, “Doğru Türkçe Kullanımı” konulu ‘Açılış Dersi’ni vermesi için.
Mehmet Emin Yurdakul, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Nazım Hikmet ve Atilla İlhan’dan örneklerle dersi zenginleştiren Şahinoğlu, teknolojinin olanaklarını da devreye sokarak Türk ulusunun Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarına vurgu yaptı. Ders içinde vermek istediği asıl ders, dikkatli olunmazsa yayılmacıların neler yapabileceğiydi. Türkçe doğru kullanılmazsa başka ülkelerin boyunduruğu altına girmenin kaçınılmaz olduğu anlaşıldı dersten çıkarılan dersten…
“Çanakkale’den Cumhuriyet’e” temalı fotoğraf gösterisi, “Dağ başını duman almış…” ve “Ankara’nın taşına bak…” marşlarının arasında çok akıcı verildi ana ders. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine…” dizesiyle de son günlerde, aylarda ve yıllarda üstümüze serilmek istenen ölü toprağını dağıtma gücü de verilmiş oldu…
Postallı düşmana karşı 12 yıl askerlik yapmış olan ‘Kestel Hüseyin Onbaşı’nın yokluk nedeniyle pırtık pantolonunu kayış yokluğu nedeniyle de anasının kıldan ördüğü kestel (2) ile bağladığı ve ayağındaki çarığın bile delinmiş olduğu bir yurt savunmasında söz ediliyor. İşte bu azim ve dirençle galip gelmiş çarık postala. Sağır ve kör Sultanların kulaklarına küpe ola!..
Konuklar arasında bulunan ve sahneye çıkarılan Kore Gazisi Ali Özdemir, sıra dışı bir şiir okuyarak koyun cebinden çıkardığı Türk bayrağını açıp izleyicileri coşturdu…
Üniversite’nin merkez yemekhanesinde verilen öğlen yemeğiyle tören taçlandırıldı…
Not: Tören sırasında yanımda oturan, kim olduğumu sorduğu zaman kısaca kendimi tanıttığım, sıkça bana dönüp tören ve sunumla ilgili kısa yorumlar yapan, aldığım notları ne yapacağımı, nerede yayınlayacağımı soran ve kartımı da vererek, “Sanal dünyada veya kitaplarımda insanlarla paylaşıyorum. Dilerseniz sizinle de paylaşırım!.. “ dediğim meraklı ve konuşkan kişinin, henüz tanışma olanağı bulamadığım, Mersin Yenişehir İlçesi Kaymakamı Sayın Eyüp Sabri Kartal olduğunu daha sonra öğretim üyeleri ve muhtarlarla söyleşilerim sırasında tarifim üzerine bir muhtarın bana gösterdiği resimli bir gazete kesiğinden öğrendim.
(1) Biniş: Birkaç anlamı yanında, üniversite öğretim üyelerinin giydikleri cüppe.
Değerli gardaşlarım, Devlet Baba ve Hükümet Ana mı biz yavrularını yanıltıyor, yoksa bizler mi yanlış anlıyoruz Baba’mızı ve Ana’mızı?
Bana ulaşan aşağıdaki iletileri sizlerle paylaşmak istedim. Türkçe olanın ayrıntılarına girmeye gerek yok, ama ‘Ermeni Vakfı’ tarafından gönderilen Ermenice ve İngilizce olanı sizlere özetlemeye çalışayım ve sizlerin doğru değerlendirme ve yorum yapmanıza yardımcı olayım:
Ermenistan Meclisi’nin 1 Ekim 2009 tarihli oturumunda, Türkiye-Ermenistan arasındaki yakınlaşmayı içeren ve her iki ülke tarafından parafe edilen protokol tartışılıp görüşülmüş ve tepki gösterilmiştir. Armen Ayvazyan , Ashot Melqonyan, Ara Papyan, Aram Sargsyan, Gegham Manukyan, Aris Khazinyan, Andranik Tevanyan ve diğerleri “İstemezük” diyenler.
Bilgi edinmenizi ve doğru değerlendirip doğru yorum yapmanızı gönülden dilerim. 4.10.2009
Mehmet Ali Sulutaş,
Doğruların peşinde olan bir yurttaş
-----------------------------
Ermenistan’dan ilginç açıklama: Biz yazdık, AKP onayladı / 4.10.2009 Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan, AKP iktidarı ile üzerinde uzlaştıkları protokole ilişkin çarpıcı detaylar (ayrıntılar) verdi: Hazırlanan metinler tarafımızdan kaleme alındı.
Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan, AKP hükümetiyle Erivan yönetimi arasında 31 Ağustos’ta tarihinde parafe edilen ve 10 Ekim’de resmen imzalanması beklenen protokola ilişkin çarpıcı detaylar (ayrıntılar) verdi. Milliyet gazetesinin haberine göre, Ermenistan parlamentosuna (meclisine) konuşan Nalbandyan, “Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi için hazırlanan protokol metinleri tamamen bizim tarafımızdan kaleme alınmıştır. Ermenistan’da bundan kimsenin şüphesi olmasın. Türk tarafı bizim hazırladığımız metinleri okuduktan sonra, sadece ufak tefek düzenlemeler yaparak içeriği kabul etmiş oldu,” diye konuştu. Türkiye’nin Karabağ şartıyla ilgili de konuşan Nalbandyan, şöyle devam
etti:
Karabağ şartı yok: “Türkiye ile ilişkileri normalleştirmek, büyük ölçüde Serj Sarkisyan’ın inisiyatifidir. Bir yıl önce müzakereler başlamadan önce, Sarkisyan, Türk yönetimine net bir dille diyaloğun sadece ve sadece ön şartsız yürütebileceğini söyledi. Ankara da Sarkisyan’ın bu önerisini kabul etti. Karabağ şartı hiçbir zaman masada olmadı ve olmayacak.”
Türkiye ile Ermenistan arasında iki protokolün imzalanmasıyla, günümüzde mevcut sınırın Moskova ve Kars anlaşmalarının belirlediği şekilde tanınmış olup olmayacağı yolundaki soruya Nalbandyan, “Bir ülkeyle ilişki kurmaya hazırlanıyorsanız, ilk yapmanız gereken iş o ülkenin mevcut sınırlarını tanıdığınızı söylemeniz gerek. Bunu başka yolu yoktur” dedi. YENİÇAĞ
Video:Voicing Opposition To Current Armenian-Turkish Protocols / 4.10.2009
ԱրմենԱյվազյանիելույթըՀայաստանիեւԹուրքիայիմիջեւդիվանագիտականհարաբերություններիհաստատմաննուերկկողմհարաբերություններիզարգացմանըվերաբերող 2 Արձանագրություններիշուրջհոկտեմբերի 1-ինկայացածՀՀխորհրդարանականլսումներից: Հնչելենսուրքննադատականելույթներ: Լսումներինմասնակցելենմիջազգայինկառույցներիներկայացուցիչներ, ԱԳնախարարԷդուարդՆալբանդյանը, հասարակականկազմակերպություններիներկայացուցիչներ, հանրայինխորհրդիանդամներ, քիչթվովպատգամավորներ, լրագրողներ, «Արարատ» կենտրոնիտնօրենԱրմենԱյվազյան, ՊատմությանինստիտուտիտնօրենԱշոտՄելքոնյան, ՀԴԿնախագահԱրամԳ. Սարգսյան, խմբագիրներԳեղամՄանուկյանեւԱրիսՂազինյանբավականին, ԱնդրանիկԹևանյան: Armen Ayvazyan's speech in parliamentary hearings on the theme “Initiated Protocols and the Normalization Process of Armenia-Turkey Relations” held on October 1. The hearings are aimed at holding a comprehensive debate on the process being initiated between Armenia and Turkey on the basis of the issued documents with the participation of the representatives and experts of political organizations, NGOs and political research centers.
Majority of participants have strongly criticized the protocols: Armen Ayvazyan , Ashot Melqonyan, Ara Papyan, Aram Sargsyan, Gegham Manukyan, Aris Khazinyan, Andranik Tevanyan, and others.
Demedim mi ben size, ‘ilk Nobel Barış Ödülü Obama’ya verilir’ diye 6.11.2008’de yazdığım “Dünyayı Yok Etmek İsteyenler, Sizleri Yendik!..” başlıklı yazımda?
“Afrika kökenli bir zenci 44. ABD Başkanı seçildi… Barack Obama, Başkanlık seçimini kazanmasının kesinleşmesinden sonra yaptığı konuşmaya, ‘Dünyayı yok etmek isteyenler, sizleri yendik!..’ tümcesini de ekledi...” diye başlayıp, “Afrikalıların dediği gibi, yüzünüzün gözünüzün rengi ne olursa olsun, gözyaşlarınızın rengi hiç değişmez, aynıdır…” diye bitirdiğim yazımda ayrıca, “Sabırla, ısrarla, hazırlanmakla, çaba göstermekle nelere ulaşılabilineceğine çok güzel bir örnek, 47 yaşındaki güven verici ve yakışıklı Hüseyin Barack Obama’nın başarısı. Kenyalı Müslüman bir zenci baba ile ABD’li beyaz bir anadan doğma Demokrat Obama, bir tabuyu da yıkmış oldu…” demiştim.
Gaflar, teklemeler, bocalamalar da olsa, sonuçta ödül onun oldu. Bugün Oslo saatiyle 13 sıralarında açıklandı haber. Obama’nın yaydığı, “Daha güzel bir dünya için umut” sözleri ve nükleer silahsızlanma için çabaları ödül değerlendirmesinde etken olduğu belirtildi. Bu sözleri ve benzer girişimleri başka liderler de söyledi ve yaptı daha önce, ama…
Bu beklenmeyen ödül karşısında hem sevinen hem yerinenler oldu ve olacak da elbette. Henüz dokuz aylık bir başkanlık döneminde yeterli başarı sergilemeyen Obama’ya bu ödülün verilmesi epey tartışma yaratacak gibi.
Norveçli Nobel Komitesi Obama’yı, “Uluslararası diplomasiyi ve insanlar arasında işbirliğini destekleyip güçlendiren” bir kişi olduğu için de övdü. Arap ve Müslüman dünyası bu erken verilmiş kararı kaygıyla karşılayıp değerlendirmiş. ABD’de herkes uykuda iken sabahın alaca karanlığında uyandırılarak bilgilendirilen Obama, alçak gönüllülük göstermiş.
Daha önce bu ödülü alan Nelson Mandela ve Mikhail Gorbachev bu başarıdan dolayı Obama’yı övmüşler. Aslında Obama şimdiye kadar sadece vaatlerde bulundu, henüz bir dünya barışına katkı sağlamadı, sağlayacağı da şüpheliyken böyle ödüllendirilmesi dileyelim olumlu etki yapsın dünya dirliğine ve düzenine.
Zamanının ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un 2007’de ve Başkan Jimmy Carter’ın 2002’de aynı ödülü aldığını hatırlayınca Obama üçüncü ABD’li oluyor on yıl içinde Oskar Barış Ödülü alan. Ödül, 10 milyon İsveç kronu (1,4 milyon $) değerindedir ve Obama’ya 10 Aralık’ta yapılacak bir törenle verilecek.
Hi All,
An open source translation tool OmegaT calls for volunteer translators to
translate the guide into Korean, Japanese, Italian, Indonesian, Hungarian,
Dutch, Danish, Czech, Arabic, Simplified Chinese, German.
The job is posted at www.translia.com (it only takes several clicks to register
on Translia, an innovative online translation service that brings more jobs to
translators and helps them do better and quicker translation with Internet
technology.)
If needed, you can download the OmegaT+ package from http://sf.net for reference
during translation.
Thank you for your contribution in advance!
Yann
Değerlerimizin ve değerli insanlarımızın değerlerini yaşarken bilemediğimiz gibi, öldükten ya da yok olduktan sonra da bil(e)miyoruz. Işığa kavuşanlarımızın cenaze törenlerinde nutuklar atılır, belki birkaç ay ya da yıl daha anılır ve yazılır, ondan sonra unutulur gider. Bu kısır döngünün böyle olmasında kişilerden çok ülkede siyasi, ekonomik ve sanatsal ortamda uygulanan yöntem ve yaklaşımlar etken olmaktadır. Kültürel belleği yok eden yönetimlerin bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım ve eylemleri sonucu bellekler iğdiş ediliyor. Konunun bu yanından çok özüne eğilelim.
Mersin Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, kendi öz çabalarıyla, gösterişsiz ve yalın bir anma toplantısı düzenledi, 15 Eylülde, ünlü yazarlarımızdan Orhan Kemal’in 95inci doğum gününde. Bu sade toplantıyı ve Orhan Kemal’i de sade bir yaklaşımla dillendirmeye çalışalım.
Saygı duruşundan ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Ülkü’nün gönderdiği duygu ve bilgi dolu mektubun okunmasından sonra, MGC Başkanı, “Sadece gazetecilik alanında değil, edebiyat alanındaki değerlerimize de sahip çıkıyoruz,” diyerek anlamlı bir ileti gönderdi çevreye. Mersin ve Adana’dan davet edilen dört konuşmacı, hemen bütün roman ve öykülerinde kadını ve hele çocukları öne çıkaran Orhan Kemal’in farklı yönlerini anlattılar, örnekler verip, bu az katılımlı toplantıyı özde kalabalıklaştırıp yücelttiler. Orhan Kemal ve onun gibi değerler hiç değilse doğum ya da ölüm yıldönümlerinde anılmalı ki, onların değerlerine değer katılsın.
O, yoksul olmasına karşın, duyarlı bir yurttaş olarak topluma hep insancıl yaklaşmıştır. Belki bu nedenle onun öykü ve romanları genelde ekmek ve cinsiyet üzerine kurgulanmıştır. Toprak ağalığına karşı hem yazılı hem sözlü bir savaş vermiştir. Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi. Biraz da konuşmacılara kulak verelim:
“Devlet Kuşu ve Gurbet Kuşları romanlarına ‘sanayileşme süreci’ yansımış. Acaba bu süreç mi neden oldu köyden (ve kasabadan) kente göçü?. (Memleketin efendisi) Köylüleri işçi olmaya mı zorladı acaba? Çehov, Gogol, Istrati gibi yazarlardan etkilenmiş gibi ki ürünlerinde onların kokusu hissedilir. Romanlarında bir dağınıklık, bir fazlalık görülse de öyküleri sıkı dokuludur. Şiirle başladı, öyküleriyle ünlendi. Fransızca öğrendi. Ustası Nazım’ın önerisiyle öğretmenlik de yaptı. İnsanlara doğruları ve hakları, bilgiçlik taslamadan, ‘edebiyat’ yapmadan anlatmıştır.”
‘Bekçi (Murtaza), Kaçak, Tekerlekli Sandalye, 72. Koğuş, Bu Şehrin Belalısı, Avare Mustafa, Meyhanecinin Kızı, Tersine Dünya, …’ sinema ve sahneye de taşınmış ünlü romanlarındandır. ‘Bereketli Topraklar, Kanlı Topraklar, Hanımın Çiftliği, Vukuat Var’ romanlarından bazılarıdır. Kültür Bakanlığı’nın TEDA katkısıyla İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Arapça, Rusça, Urduca dillerine çevrilenler arasında, ‘Avare Yıllar, Baba Evi, Ekmek Kavgası, Kardeş Payı, Murtaza,’ gibi romanları dünya okurlarına da sunulmuştur.
Türkiye’yi ve onun yakın tarihini bir edebiyatçı gözüyle değerlendirdiği için Orhan Kemal çok önemli bir Cumhuriyet dönemi yazarıdır. Ülkemizde son yıllarda özlemini duyduğumuz‘birlik’, ‘dirlik’, ‘düzenlik’ içinde olmamızı vurgular hep, “kimlikleri, bir ayrışma yerine birleşme unsuru olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır.”Çukurova’nın etnik (insanlık) yapısına, bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerine yapıtlarında yer vermiştir.
Ölümünden sonra, iyi ki ailesi onun adına bir ‘Öykü Ödülü’ yarışması geleneği oluşturmuş. Yalınlığı, içtenliği, insanın gönlüne dokunabilme yetisi onu ölümsüz yapmıştır. Yoksul gelmiş, yoksul yaşamış ve yoksul gitmiş Orhan Kemal’i gönül zenginliğiyle anarken, onu ve ürünlerini sevenleri, Seyranî’nin bir sözüyle selamlayalım: “Kimi helâl rızkı yiyip içmiyor.”
The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!
Yangın vardır veya sel basmıştır, yollar kapalı olabilir, Toplu Taşıma araçlarının geçiş yolları zorunlu olarak değiştirilmiş olabilir. Beklenmedik böyle durumlarda taşıma güzergâhının değiştirilmesini yolcular hoş görebilir, ona göre davranıp başının çaresine bakabilir. Ama boru döşeniyor, evlere bağlantı yapılıyor vs diye yolu kapatıp, zaten sayısı az olan Belediye toplu taşıma araçlarını o yoldan veya çevreden geçirmezseniz ve de otobüs duraklarında bekleyen yolcular bilgilendirilmezse karmaşa doğar, zaman ve enerji kayıp olur, sinirlenmeler sonucu her şey olur. Deniz Tuncay Akkapılı'nın dediği gibi, Amerikalı, İsrailli, AB’li uzmanlardan mı beklemeliyiz bu kadarcık aklı?..
Halk otobüsleri de dâhildir bu uygulamaya. Halk otobüsleri sürücüleri akıllarına gelen ya da akıllarına esen ara sokaklardan geçerek karmaşayı daha da karmaşıklaştırmaktadır.
Boru döşeme, bağlantı yapma yol yapımı, onarımı veya asfalt dökümü gibi hizmet nedeniyle otobüsler belirli duraklara uğramayacaksa, uygulamanın yapılacağı gün ve saatten çok önceden otobüs uğramayacak duraklara bilgiler asılarak, yolcuların otobüse nereden binmeleri gerektiği bildirilmiyorsa o belediyenin otobüs işletmesi çökmüş demektir. İşletme müdürünün yerinde tutulmaması gerekir. Halk otobüslerinin uyumsuzluğundan sorumlu kuruluş yöneticisi de yerinde durmamalıdır, durdurulmamalıdır. Kent yönetimi ve toplu taşımacılık çocuk oyuncağı değildir, olmamalıdır, halk da çocuk yerine konulmamalıdır.
Dahası, ilgili belediye başkanının da istifa edip gitmesi gerekir. Bu ne ilkelliktir böyle? Yolcular kuzu kuzu durakta bekliyorlar, gelen giden otobüs yok, esnaftan bilgi ve yardım alma girişimleri çoğu zaman yetersiz olmakta ve yolcular gereksiz yere şaşkın olmakta, fellik fellik dolaştıktan sonra bindiği otobüsün sürücüsüyle yersiz atışıp kakışıp kavga etmektedir.
Mersin kentinin toplu taşımacılığının bu laçkalığı, tutarsızlığı, duyarsızlığı kabul edilecek bir tutum değildir. Toplu Taşıma Otobüsü’yle bir yerden bir yere gitmek isteyen yurttaş aptal yerine konulmamalı. Bu bağlamda ilgililerin kulağına bir su kaçırıvermemiz gerekir… 25.9.9
----- Original Message -----
From: <alerts@...>
To: <kamil.kartal@...>
Sent: Tuesday, September 29, 2009 11:40 AM
Subject: 2010 Global Language Convention
> 2010 Global Language Convention
> 8 to 11 April 2010
> Melbourne, Australia
>
> The Global Language Convention brings together,
> biennially, language experts, educators,
> practitioners and policy makers from around the
> world in dialogue and critical engagement with
> the ever growing body of knowledge in Language.
>
> The 2010 Global Language Convention will explore
> the theme, Many Cultures, One Community:
> Language Knowing and Power through the
> following strands:
>
> 1. From Text to Message "Literature, media
> and communication cultures for C21 Learning"
>
> 2. Language Loss and Reclamation "Critical
> Perspectives"
>
> 3. Taking responsibility for the 2nd
> Language Learner in the Mainstream Language
> Environment "challenges, issues and trends in
> EAL, EFL, ESL etc"
>
> 4. The Brain, Learning and Language
> traversing the journey from myth through policy
> development to implementation
>
> 5. Multilingual matters "beyond making the
> case for learning more than one language"
>
> 6. Defining, Developing, Refining,
> Maintaining the Mother Tongue
>
> 7. "Every teacher is a language teacher":
> critical issues in managing language & learning
> in schools
>
> Keynote Speakers include:
> Professor Suzanne Romaine - University of
> Oxford, United Kingdom
>
> Professor Ato Quayson - University of Toronto,
> Canada
>
> Dr Nicholas Tate - Director General,
> International School of Geneva, Switzerland
>
> Professor Jo Lo Bianco - University of
> Melbourne, Australia
>
> Professor Alastair Pennycook - University of
> Technology Sydney, Australia
>
> Dr John Bradley - Monash University, Australia
>
> The deadline for abstracts/proposals is 31
> October 2009.
>
> Enquiries: institute@...
> Web address:
> http://www.wesleycollege.net/convention.cfm
> Phone: +61 3 8102 6213
> Sponsored by: Wesley College Institute for
> Innovation in Education/ International
> Baccalaureate
> ----------------------------------------------------------------
> This announcement is distributed via Conference Alerts.
> We aim to provide correct and reliable information about
> upcoming events, but cannot accept responsibility for the text
> of announcements or for the bona fides of event organizers.
> Please feel free to contact us if you notice incorrect or
> misleading information and we will attempt to correct it.
> ----------------------------------------------------------------
DİL BAYRAMI VE SONRASI / Bir Söyleşinin Ardından / M. Ali Sulutaş 27.9.9
“Bana her gün ‘Dil Bayramı’” dersem yeridir. Yatıyorum dil, kalkıyorum dil. Bazı geceler uykumdan bile uyandırıp kaldırıp beni yazı aygıtımın başına oturtuyor gelişip oluşan bilgi ve düşünceler. Bu ve öteki birikimlerimi paylaşma olanağı sağladı, Eğitimci Ali Uysal ve Doç. Dr. Orhan Özdemir’le birlikte konuşmacı olduğumuz, Mersin’de yaşatılan İçel Sanat Kulübü’nün Nevit Kodallı Salonu’nda, 26 Eylül 2009 Cumartesi günü saat 14’ten sonra.
‘Dil Bayramı’ ve İSK’nin 20nci yılı nedeniyle gerçekleştirildi bu etkinlik. Konunun önemi nedeniyle, konuşma sürelerini uzun kurgulayan biz konuşmacılar, 10’ar dakikalık iki bölümde özetlemek durumunda kaldık, paylaşacaklarınızı. Ali Uysal, “Türkçenin Özellikleri ve Güzellikleri”, Orhan Özdemir, “Dil ve Egemenlik” konularında konuştular. “Ana Sütüm Türkçe” başlığını taşıyan bana ayrılan süre içinde de paylaştıklarımın bir bölümü şöyle:
Şu anda aramızda olabilecek olan ve olmalarını istediğimiz, Erdal Şenel’den Doğan Akça’ya, Ertuğrul Karaoğuz’dan Cemal Turan’a, Gündüz Artan’dan Nevit Kodallı’ya, ışığa kavuşan dostlarımızı da anarak sürdürelim söyleşimizi. Deniz Tuncay Akkapılı’dan duydum:
Bir yabancı atasözü, “Gülümsemesini bilmeyen dükkân açmasın!” der… Birkaç yıl önce, Gülnar MYO’da bir söyleşi çıkışında gençlerle yürürken gözüme takıldı, arka sokakta kapalı bir dükkânın camekânında ‘INTERNET CAFE’ yazılıydı. Durdum, “Gençler, CAFER’in ‘R’ harfi düşmüş, yardımcı oluverin!” deyiverdim. Önce şaşıran ve sonra gülüşen gençler gidip nasıl yaptılarsa aynı büyüklükte, aynı biçimde bir ‘R’ harfi yazılı bir kâğıt kesiğini yapıştırıverdiler ‘CAFE’nin önüne. Alın size, ‘bilmem ne CAFER’.
Dil, insanların duygu ve düşüncelerini açıklamak için kullandıkları ses imleridir. İnsanlar arasında iletişim ve anlaşma da bu dil denilen araç ile sağlanmaktadır. Bir dil, onu konuşan ulusun kültürünü, sanatını ve özelliklerini yansıtır. Bu yansımalar da kuşaktan kuşağa aktarılır. Dil, kullanıldığı sürece gelişir, çoğalır ve yaşamını sürdürür. Zamanla sözcüklerin biçim ve anlamları değişebilir. Ama dilimizi ve kendimizi gülünç duruma düşürmemeliyiz!..
Türkler 4000 yıl kadar önce yurtlarından ayrılmaya başlamışlar. Dilde, lehçe adı verilen kollar oluşmuş. Bu kollar arasındaki farklılıklar anlaşmayı zorlaştırıcı değildir. Özbekistan’da fazla zorlanmadım, 2-3 gün içinde onlar beni ben onları anlar olduk, orada iken. Sözgelimi, bildiğimiz ‘tomruk’, Kazakça ‘tomar’, Kırgızca ‘tomur’, Tatarca ‘tumar’ olmaktadır.
Ama Carrefour-SA alışveriş yerinde pide “SPECIAL EKMEK” oluveriyor. Bu öyküyü paylaştığım Feyza Hepçilingirler’in, Cumhuriyet’in 24 Eylül 2009 tarihli Kitap Eki’ndeki “Türkçe Günlükleri” köşesinden aktaralım, Oturum Yönetmeni Fatih Alkar’ın okuduğu gibi:
“Mehmet Ali Sulutaş’ın yaşadığı daha acıklı bir öykü: Mersin Carrefoursa’ya pide almaya gitmiş (Ramazan’da) Sulutaş. Pidelerin sergilendiği masanın önüne gelince, şampiyon kürsüsüne çıkarılmış gibi en üste yerleştirilen ve tabela niyetine kullanılan pidenin üzerinde yazılanları görmüş ve duraklamış. Yanındaki hanıma sormuş ilkin. ‘Üst satırdaki yazıyı anlayamadım; ama alt satırda EKMEK yazıyor,’ demiş kadın. Bir başkası, ‘Spesiyal ekmek’ demek istediklerini söylemiş. Derken başka bir hanım, ‘Speşıl ekmek, yani şey, speşıl işte!’diye aydınlatma çabasına girişmiş. Bir başkası, hangisinin ‘speşıl’ olduğunu anlamaya çalışmış. ‘Şu ekmek mi acaba, yoksa şu mu?’ Hangisi ‘speşıl’ ise ondan alacak.
Sulutaş, sorumlulardan biriyle görüşmek isteyince görevli bir delikanlı yetişmiş ve haddini bildirivermiş Mehmet Ali Beye: ‘Ne var, ne olmuş yani! Speşıl ekmek işte, bilmiyorsan öğren emmi!’ Başka bir görevli de arkadaşının yardımına koşup alışveriş yerinin adının da zaten Fransızca olduğunu anımsatmış. Sonra ne mi olmuş reklam tahtası haline getirilen ve gerçekten tahta gibi olmuş pideyi, ‘Al götür onu dayı, senin olsun,’diye hediye etmişler M. Ali Sulutaş’a. O da bir şey yapamamanın ezikliğiyle tabela tahtası pideyi alıp evine dönmüş…”
Yönetmen bu yazıyı okurken, ben de yanımda götürdüğüm, söz konusu pideyi, yazıların herkes tarafından görülmesi düşüncesiyle görücüye çıkardım. Nice bayramlara, Türkçeyle!..
Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!
Aslında, 1.1.1, 2.2.2, …9.9.9 herhangi bir gün gibi olağanüstü bir gün değildir. Ne tılsımı vardır ne albenisi ne de başka bir özelliği... Sadece farklılıkları vardır, o kadar. Size, “9.9.9 için özel bir tasarınız var mı?” diye sorsam ne dersiniz, bilmem?
Yüzyılda bir yinelenen bu özel tarihleri kim bilir kaç kişi bir kez daha kutlayabilecektir…
İngilizce ‘anomaly’ sözcüğünden aşırdığımız ve kimilerinin ‘anomali’ diye kullandığı düzgüsüzlük (sıradan olmayan) günlerini kimileri kendi yöntemleriyle kutlayacaklardır. Meselâ, ABD’nin Florida eyaletinde bir ilçe yönetimi sadece bugün için 99.99 dolara evlenme etkinliği sunmaktadır. Belki Türkiye’de de böyle bir özel uygulama sunar bir girişimci 10.10.10’da, 10.10 liraya. Kim bilir?..
ABD’de yeni bir “ilgi çekecek film olacak” diye anılan ve bir ‘kıyamet günü’nün canlandırıldığı ‘9’ başlıklı bir film de ABD’de (belki başka ülkelerde de) gösterime girdi. Bugün 11’de Mersin Sivil Toplum Birliği YK, Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde “Mersin’e hizmet veren açık hava toplantı alanının korunması” ile ilgili bir Basın Toplantısı yapıyor. Mersin Opera ve Bale Derneği, yitirdiğimiz ‘Nevit Kodallı’nın kimliğini yaşatmak’ amaçlı, 18’de İçel Sanat Kulübü Nevit Kodallı Salonu'nda bir çalışma toplantısı yapacak.
Bu ‘üçleme’ bağlamında kendime bir yön ve yöntem çizmiştim, çok öncelerden:
1. İlk kitabım ‘Düşüncelerin Dansı’nı, Güldikeni Yayınları ‘Felsefe-Düşün Dizisi: 1’ ve “yeni yılın, yeni yüzyılın, yeni binyılın ilk kitabı” olarak yayımlattım, 1.1.1’de.
2. Farklılık yaratacak ama fark edilmeyecek değerlendirmeler yaptım, 2.2.2’den 7.7.7’ye.
3. İkinci ‘Ana Sütüm Türkçe’ kitabımın ‘SUNU’ ve ‘ÖN OKUMA’sını hazırladım 8.8.8’de.
4. Dördüncü ‘Türkçenin Kandilleri’ kitabımın ‘SUNU’sunu yazıyorum (dokuzuncu kitabım olmasını isterdim) 9.9.9’da.
Bilimsel olarak böyle simetrik ya da bakışımlı veya özgün tarihlere özel bir önem verilmese de kimileri bu tür tarihleri güçlü olarak yorumlamaktadırlar. Bu tarihler kimi kültürlerde uğurlu, kimi kültürlerde de uğursuz olarak yorumlanmaktadır.
Ünlü antik çağ filozof ve tarihçisi Aristoksenos (Aristoxenus) da ‘dokuz’ rakamının pek çok eşsiz özelliklerini ortaya koyup matematiğin büyülü dünyasında ünlü filozof-matematikçisi Pitagor (Pythagoras) hakkında şunları yazmış: “Pitagor, tüccarların kullanıp sevdikleri numaralarla ilgili bir takım teoremler geliştirmiştir.”
Mesela, tek haneli bir rakamla dokuzun çarpılmasından elde edilecek sonucun sayıları toplandığında dokuz oluyor: Yani, 9x3=27ve 2+7=9. Aynı şekilde dokuzu herhangi iki, üç, dört haneli bir sayı ile çarpıldığında elde edilecek sonuç rakamları toplandıktan sonra elde edilen rakamların toplamı da dokuz ediyor. Yani, 9x62 = 558; 5+5+8=18; 1+8=9. Öte yandan 9 Eylül yılın 252nci günü oluyor; bu rakamların toplamı da 9 (2 + 5 +2)...
Çinliler ve Japonlar ‘9’ rakamına ayrı bir önem verirler. Çinliler, (Beijing's Forbidden City) Beijing Beijing’in Yasak Kenti’nin 9,999 odalı olarak inşa edildiğine inanırlar. Kimi Japonlar da bazı otel ve hastanelerde ‘9’ numaralı oda belirlemiyorlar. Bazı gerçekler insan kafasını meşgul ediyor, doğal olarak. Mersin, 9.9.9
(9+9+9=27 ve 2+7=9)
Mehmet Ali Sulutaş,
Rakamların büyüsüne kapılan bir yurttaş
İlgi: Sabah olsa da kalksak, şu dokuz rakamının büyüsünü bir araştırıp anlasak!.. MAS
Bir sorum var.
Sizce ölüler demokrasiyi sever mi? Düşüncelerini özgürce açıklama, istedikleri
kişiye oy verme, özgür yaşama gibi hakları var mıdır? Sâhi ölüler özgürlüğü
sever mi? Ne dersiniz? Bu konuda bir düşünceniz var mı? Bazılarının var.
Diyorlar ki;
“Kürt sorununa demokratik çözüm”. Bu cümle üzerinde düşünelim biraz. Kürt,
sorun, demokratik, çözüm. Nedir bunlar? Şöyle açıklayabiliriz sanırım. Önceleri
ortada bir sorun yok. Sonra Kürtlerin aklına birden, “bağımsız devlet”
düşüncesi geliyor. Sonra bunu sağlayabilmek için sorun yaratıyorlar. Daha sonra
yarattıkları sorunla ilgili, “Biz bu sorunu ‘demokratik yolla’ çözmek
istiyoruz” diyorlar. Peki demokratik yol nedir?
On binlerce
ölü, şehit, yaralı. Peki, her zaman sonu “ölüm” olan bu soruna, demokratik
çözüm nasıl bulunur? Demokrasi, halkın düşüncelerini yansıtabilmesi değil
midir? Peki, bu sorunun çözümünde halk düşüncelerini nasıl yansıtacak? En
değerli şeylerini, canlarını veren insanlara da sorulacak mı, bu konudaki
düşüncen nedir diye? Onlarında düşüncelerini, özgürce açıklayabilmelerini
sağlayabilecek misiniz? Yoksa…
Sadece on
binlerce insanımızın canlarını alanlara mı soracaksınız, düşüncen nedir diye?
Yani bir evi basıp, ev sahibinin çocuklarının öldürülmesi sorununu, çocukların
katillerine mi soracaksınız? Onların istediklerini yapmaya “demokrasi” mi diyeceksiniz?
Peki,
size soruyorum. Biri gelse, dese ki, bundan evinin bir odasında ben oturacağım,
kızın da bana hizmet edecek. Ne dersiniz? Yoksa onlara da mı “demokratik çözüm”
diyeceksiniz. Hiç sanmıyorum. Öyleyse bize neden öyle diyorsunuz? Yoksa siz
insansınız da, biz mi değiliz?
* * *
Bu
yazımda aslında çok daha farklı bir konuyu ele almayı düşünüyordum. Ama son
günlerde yaşanan olayları görünce, Türkiye’nin bir numaralı sorunu olduğu ve
yüzlerce, binlerce yazının bile yetmeyeceği düşüncesi oluştu.
Başbakanımız
bir süre önce “Kürt sorunu” sözünü söyledi, ardından da Bülent Arınç ve
diğerleri bunu tekrar ettiler. Aynı günlerde PKK’nın yasal organı DTP* ve birkaç tane tabela partisi ile
birkaç tane dernek, Kürt sorunun ancak demokratik çözümle sağlanabileceğine
ilişkin sözler söylediler. Askerlerimizin operasyonları durdurması gerektiğini
söylediler.
1984’den
günümüze yaklaşık 30 bin insanımızı kaybetmişiz. Çocuklar, bebekler, kadınlar,
siviller, askerler, polisler, öğretmenler çok sayıda insanımız şehit edilmiş ve
hâlâ edilmekte. Bunu yapan kim? PKK. PKK kim? Kendisini “Kürtlerin kurtarıcısı”
gibi gösteren ve ne yazık ki, çok sayıda Kürt’ünde öyle algıladığı terörist
örgüt. Yani ne demek Kürt sorununa demokratik çözüm? Bunun adı, katillerinle
birlikte yaşamak demek. Bunun adı, katillerine istediğini ver demek.
Kaç
kişi vardır, babasının katili ile aynı yeri paylaşabilecek ya da ona istediğini
verebilecek? Tek kişinin bile çıkacağını sanmıyorum. O halde neden bizden böyle
bir şey istiyorlar, bazıları? Çünkü bugünün Türklükle, hesaplaşma günü olduğunu
sanıyorlar.
Peki,
şöyle sorsam: Gerçekten Kürt sorununa, demokratik çözüm olabilir mi? Bu soruya
verilecek yanıtın evet olabilmesi için ancak ve ancak yazımın başında sorduğu
“Ölüler demokrasiyi sever mi” sorusuna “evet” yanıtının verilmesi gerekir. Aksi
takdirde bu konudaki demokrasi söylemlerinin hiçbir geçerliliği olmayacaktır.
07 Eylül 2005 –
Çarşamba
* 2005
yılındaki yazımda DEHAP olarak yer almaktaydı…
Sanki bütün işlerimi bıraktım akşamdan beri yaşadıklarıma akıl erdirmeye çalışıyorum:
Akşamüzeri yolum düştü, ‘CARREFOUR SA’ya alış-verişe girdim. “Keşke girmez olaydım” dedirtecek bir durumla karşılaştım, eve gelir gelmez, her şey bir yana, bunu paylaşmalıyım:
Ben mi alışveriş arabasını itekliyordum yoksa araba mı beni sürüklüyordu, fark edemeden ekmek satılan masaların önündeydim. Şeker Bayramı yaklaştığı için girişten en gerideki fırına kadar sağlı sollu albenili şekerleme cinsi yiyecekler alıcının gözüne sokulur, diline, damağına yapıştırılır gibiydi. Bu geçit törenine direnebildiğime şaşmadım değil. Aç karına alışverişe çıkanlar dayanamazlar böyle karşılanmaya da…
Pidelerin sergilendiği masa önüne geldiğimde gördüğüme inanamadım, yanımda beliren bir bayana sordum, “Ne yazıyor şu pideler masasına konulan şampiyon kürsüsüne çıkarılan küncülü pidenin üstünde, okuyabiliyor musunuz?” Bayan yanıt verdi;
“Üst satırdaki yazıyı anlayamadım ama alt satırda ‘EKMEK’ yazıyor…” dedi saf saf. Teşekkür ettim, bir başka bayana sordum, o da; “Spesiyal ekmek demek istemişler, işte…” diye yanıt verdi, saygı duyarak. Bizim yarenliğimize katılan bir başka bayan da, tereciye tere satar gibi, “Sıpeşıl ekmek, yani şey, sıpeşıl işte!..” deyip bocalamaya başladı…
“Türkçeyi ne hale getirdiler!..” demem üzerine bir bayan, “Asıl hükümete...” diye katılınca da, “Balık baştan kokarmış zaten; Devlet Baba ile Hükümet Ana halvet olurken, milletin anası ağlıyor, memleketin imanı, Türkçenin de dili kanıyor,” deyiverdim…
Merak eden bir başka bayan da, “Şu ekmek mi acaba, yoksa şu mu?” diyerek bilgi ve bellek yordamıyla çözmeye çalıştı, yüzüme baktı, sanki benden yardım bekler gibi. Kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu on kadar müşteri toplanmıştı etrafımda. Oradan seslendim, “Ekmekten sorumlu satıcı buraya kadar gelebilir mi acaba?” diye. Şeker satıcıları gülümseyerek bize yardımcı olmaya çalıştı.“Ayşe, Emine biriniz bu masaya gelin, yardımcı olun!” diye seslendi bir delikanlı, dalga geçer gibi. Bir delikanlı da, “Ne var, ne olmuş yani! Sıpeşıl ekmek işte, bilmiyorsan öğren, emmi!” deyip yürüverdi. Kafamın tası attı;
“İyi ama burası Türkiye! Fransa, İngiltere veya Amerika değil ki! Ekmeği anladık, Türkçe, ama o baştaki kelime Türkçe değil!..” demem üzerine, bir hazırcevap çalışan genç, “Alışveriş yerinin adı zaten Fransızca, ‘sıpeşıl’ yazılmışsa ne olmuş yani!..” diye bir gerçeği de söylemiş oldu: ‘Parmağını kaptırırsan, elini ve kolunu da kaptırırsın!..’ Dilini de, dini de, yani… Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!..
“Fırından sorumlu amiri, müdürü çağırır mısınız, lütfen!..” naralarıma yanıt gelmediği gibi, takmayıverdiler bile. Bunun üzerine iki elimle kavrayıp indirdim, üzerinde ‘SPECIAL EKMEK’ yazan 35x50 cm boyutundaki pideyi. Tahta gibi kupkuru olmuş, sağ alt kenarı koparılıp hırpalanmış dikdörtgen biçimindeki ekmeği biraz havaya kaldırdım, müşterileri belki isyan ettirecek bir konuşma yapmayı geçirdim gönlümden.. Ama kalabalığı görünce, olumsuz bir talana yol açabileceğimi de algılayarak bu niyetimden vazgeçtim…
Ama bu reklam tahtası haline getirilen pideyi yanımda götürmeye niyetli olduğumu anlayan bir satıcı, “Al götür onu dayı, senin olsun!..” deyiverdi, daha fazla olay çıkaracağımdan çekindiği için olmalı. Kasa çıkışında işlem yapan bayan o ‘reklam tahtası’ haline getirilen pidenin ne olacağını sordu. Ben de, kısaca, “Ekmek satanlar bu kurumuş ekmeği ‘eşantiyon’ diye verdiler…” deyince, yakınındaki ‘Kemal’ diye seslendiği delikanlıya onaylatarak yanımda götürmeme izin çıkardı.
Mehmet Ali Sulutaş, bir duyarlı yurttaş / Mersin, 9.9.9
Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!
Sayın milletvekillerimiz, bilgi ve ilginiz için... mas 24.9.9
--- On Fri, 9/18/09, Saziye <saziye@...> wrote:
From: Saziye <saziye@...> Subject: RE: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!.. To: "'mehmet ali sulutas'" <malisulutas@...> Received: Friday, September 18, 2009, 7:16 AM
Bu yazıyı okurken çok duygulandım, hem onur duydum, hem de yüreğim sızladı, son sözlerde gözüm yaşardı, bunca iyi insan birer birer gidiyor diye.
Bunun yanı sıra şu söz dizisi beynime kazıldı, çünkü ben de aynısına yürekten inandığım için: “Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi.”
Hele biraz ayağa kalkabilelim, ilk işimiz şu 1950’den sonra yitirdiklerimizi yavaş yavaş geri almak olsun. Ezandan tutun da, Köy Enstitülerine, sonra da ilerleyelim toprak reformuna. Köy Enstitüleri kesinlikle açılmalıdır, kimsenin iftiralarına kulak asmayacak kadar güçlü olduğumuz bir günde ilk işimiz bu olsun.
Sevgiler, saygılar, iyi ki Mersin var, değerbilirler var.
ŞaziyeÇakıroğlu
-----Original Message----- From:mehmet ali sulutas [mailto:malisulutas@...] Sent:Friday, September 18, 20096:32 AM To: Mersin Obegi; MFD IFAD;
Baldaki; Bandirmagemisi; BCN 2004; D of A; Dusunce Platformu; Edebiyatcilar Der Cc: Mersin Gazeteciler Cemiyeti; AA; AA; AA Veli Gurgah Subject: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!..
ORHAN KEMAL 95 YAŞINDA / M. Ali Sulutaş
Değerlerimizin ve değerli insanlarımızın değerlerini yaşarken bilemediğimiz gibi, öldükten ya da yok olduktan sonra da bil(e)miyoruz. Işığa kavuşanlarımızın cenaze törenlerinde nutuklar atılır, belki birkaç ay ya da yıl daha anılır ve yazılır, ondan sonra unutulur gider. Bu kısır döngünün böyle olmasında kişilerden çok ülkede siyasi, ekonomik ve sanatsal ortamda uygulanan yöntem ve yaklaşımlar etken olmaktadır. Kültürel belleği yok eden yönetimlerin bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım ve eylemleri sonucu bellekler iğdiş ediliyor. Konunun bu yanından çok özüne eğilelim.
Mersin Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, kendi öz çabalarıyla, gösterişsiz ve yalın bir anma toplantısı düzenledi, 15 Eylülde, ünlü yazarlarımızdan Orhan Kemal’in 95inci doğum gününde. Bu sade toplantıyı ve Orhan Kemal’i de sade bir yaklaşımla dillendirmeye çalışalım.
Saygı duruşundan ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Ülkü’nün gönderdiği duygu ve bilgi dolu mektubun okunmasından sonra, MGC Başkanı, “Sadece gazetecilik alanında değil, edebiyat alanındaki değerlerimize de sahip çıkıyoruz,” diyerek anlamlı bir ileti gönderdi çevreye. Mersin ve Adana’dan davet edilen dört konuşmacı, hemen bütün roman ve öykülerinde kadını ve hele çocukları öne çıkaran Orhan Kemal’in farklı yönlerini anlattılar, örnekler verip, bu az katılımlı toplantıyı özde kalabalıklaştırıp yücelttiler. Orhan Kemal ve onun gibi değerler hiç değilse doğum ya da ölüm yıldönümlerinde anılmalı ki, onların değerlerine değer katılsın.
O, yoksul olmasına karşın, duyarlı bir yurttaş olarak topluma hep insancıl yaklaşmıştır. Belki bu nedenle onun öykü ve romanları genelde ekmek ve cinsiyet üzerine kurgulanmıştır. Toprak ağalığına karşı hem yazılı hem sözlü bir savaş vermiştir. Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi. Biraz da konuşmacılara kulak verelim:
“Devlet Kuşu ve Gurbet Kuşları romanlarına ‘sanayileşme süreci’ yansımış. Acaba bu süreç mi neden oldu köyden (ve kasabadan) kente göçü?. (Memleketin efendisi) Köylüleri işçi olmaya mı zorladı acaba? Çehov, Gogol, Istrati gibi yazarlardan etkilenmiş gibi ki ürünlerinde onların kokusu hissedilir. Romanlarında bir dağınıklık, bir fazlalık görülse de öyküleri sıkı dokuludur. Şiirle başladı, öyküleriyle ünlendi. Fransızca öğrendi. Ustası Nazım’ın önerisiyle öğretmenlik de yaptı. İnsanlara doğruları ve hakları, bilgiçlik taslamadan, ‘edebiyat’ yapmadan anlatmıştır.”
‘Bekçi (Murtaza), Kaçak, Tekerlekli Sandalye, 72. Koğuş, Bu Şehrin Belalısı, Avare Mustafa, Meyhanecinin Kızı, Tersine Dünya, …’ sinema ve sahneye de taşınmış ünlü romanlarındandır. ‘Bereketli Topraklar, Kanlı Topraklar, Hanımın Çiftliği, Vukuat Var’ romanlarından bazılarıdır. Kültür Bakanlığı’nın TEDA katkısıyla İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Arapça, Rusça, Urduca dillerine çevrilenler arasında, ‘Avare Yıllar, Baba Evi, Ekmek Kavgası, Kardeş Payı, Murtaza,’ gibi romanları dünya okurlarına da sunulmuştur.
Türkiye’yi ve onun yakın tarihini bir edebiyatçı gözüyle değerlendirdiği için Orhan Kemal çok önemli bir Cumhuriyet dönemi yazarıdır. Ülkemizde son yıllarda özlemini duyduğumuz ‘birlik’, ‘dirlik’, ‘düzenlik’ içinde olmamızı vurgular hep, “kimlikleri, bir ayrışma yerine birleşme unsuru olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır.” Çukurova’nın etnik (insanlık) yapısına, bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerine yapıtlarında yer vermiştir.
Ölümünden sonra, iyi ki ailesi onun adına bir ‘Öykü Ödülü’ yarışması geleneği oluşturmuş. Yalınlığı, içtenliği, insanın gönlüne dokunabilme yetisi onu ölümsüz yapmıştır. Yoksul gelmiş, yoksul yaşamış ve yoksul gitmiş Orhan Kemal’i gönül zenginliğiyle anarken, onu ve ürünlerini sevenleri, Seyranî’nin bir sözüyle selamlayalım: “Kimi helâl rızkı yiyip içmiyor.”
The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!
Değerlerimizin ve değerli insanlarımızın değerlerini yaşarken bilemediğimiz gibi, öldükten ya da yok olduktan sonra da bil(e)miyoruz. Işığa kavuşanlarımızın cenaze törenlerinde nutuklar atılır, belki birkaç ay ya da yıl daha anılır ve yazılır, ondan sonra unutulur gider. Bu kısır döngünün böyle olmasında kişilerden çok ülkede siyasi, ekonomik ve sanatsal ortamda uygulanan yöntem ve yaklaşımlar etken olmaktadır. Kültürel belleği yok eden yönetimlerin bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım ve eylemleri sonucu bellekler iğdiş ediliyor. Konunun bu yanından çok özüne eğilelim.
Mersin Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, kendi öz çabalarıyla, gösterişsiz ve yalın bir anma toplantısı düzenledi, 15 Eylülde, ünlü yazarlarımızdan Orhan Kemal’in 95inci doğum gününde. Bu sade toplantıyı ve Orhan Kemal’i de sade bir yaklaşımla dillendirmeye çalışalım.
Saygı duruşundan ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Ülkü’nün gönderdiği duygu ve bilgi dolu mektubun okunmasından sonra, MGC Başkanı, “Sadece gazetecilik alanında değil, edebiyat alanındaki değerlerimize de sahip çıkıyoruz,” diyerek anlamlı bir ileti gönderdi çevreye. Mersin ve Adana’dan davet edilen dört konuşmacı Orhan Kemal’in farklı yönlerini öne çıkaran konuşmalar yaptılar, örnekler verip, bu az katılımlı toplantıyı özde kalabalıklaştırıp yücelttiler. Orhan Kemal ve onun gibi değerler hiç değilse doğum ya da ölüm yıldönümlerinde anılmalı ki, onların değerlerine değer katılsın.
O, yoksul olmasına karşın, duyarlı bir yurttaş olarak topluma hep insancıl yaklaşmıştır. Belki bu nedenle onun öykü ve romanları genelde ekmek ve cinsiyet üzerine kurgulanmıştır. Toprak ağalığına karşı hem yazılı hem sözlü bir savaş vermiştir. Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi. Biraz da konuşmacılara kulak verelim:
“Devlet Kuşu ve Gurbet Kuşları romanlarına ‘sanayileşme süreci’ yansımış. Acaba bu süreç mi neden oldu köyden (ve kasabadan) kente göçü?. (Memleketin efendisi) Köylüleri işçi olmaya mı zorladı acaba? Çehov, Gogol, Istrati gibi yazarlardan etkilenmiş gibi ki ürünlerinde onların kokusu hissedilir. Romanlarında bir dağınıklık, bir fazlalık görülse de öyküleri sıkı dokuludur. Şiirle başladı, öyküleriyle ünlendi. Fransızca öğrendi. Ustası Nazım’ın önerisiyle öğretmenlik de yaptı. İnsanlara doğruları ve hakları, bilgiçlik taslamadan, ‘edebiyat’ yapmadan anlatmıştır.”
‘Bekçi (Murtaza), Kaçak, Tekerlekli Sandalye, 72. Koğuş, Bu Şehrin Belalısı, Avare Mustafa, Meyhanecinin Kızı, Tersine Dünya, …’ sinema ve sahneye de taşınmış ünlü romanlarındandır. Bereketli Topraklar, Kanlı Topraklar, Hanımın Çiftliği, Vukuat Var gibi romanları öteki dillere aktarılıp dünya okurlarına da sunulmalıdır, eğer yapılmadıysa. Çünkü o, hemen bütün roman ve öykülerinde kadını ve hele çocukları öne çıkarmaktadır.
Türkiye’yi ve onun yakın tarihini bir edebiyatçı gözüyle değerlendirdiği için belki Orhan Kemal çok önemli bir Cumhuriyet dönemi yazarıdır. Ülkemizde son yıllarda özlemini duyduğumuz‘birlik’, ‘dirlik’, ‘düzenlik’ içinde olmamızı vurgular hep, “kimlikleri, bir ayrışma yerine birleşme unsuru olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır.” Çukurova’nın etnik (insanlık) yapısına, bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerine yapıtlarında yer vermiştir.
Ölümünden sonra, iyi ki ailesi onun adına bir ‘Öykü Ödülü’ yarışması geleneği oluşturmuş. Yalınlığı, içtenliği, insanın gönlüne dokunabilme yetisi onu ölümsüz yapmıştır. Yoksul gelmiş, yoksul yaşamış ve yoksul gitmiş Orhan Kemal’i gönül zenginliğiyle anarken, onu ve ürünlerini sevenleri, Seyranî’nin bir sözüyle selamlayalım: “Kimi helâl rızkı yiyip içmiyor.” M. Ali Sulutaş
Deerli Bilim Adamlar,
Hacettepe niversitesi Trkiyat Aratrmalar Enstits ve Trk Dil Kurumu
ibirlii ile
26-29 Mays 2010'da gerekletireceimiz
"Orhon Yaztlarnn Bulunuundan 120 Yl Sonra Trklk Bilimi ve 21.Yzyl"
konulu
3. Uluslararas Trkiyat Aratrmalar Sempozyumu'na
katlmnzdan onur duyacamz bildirir, sayglarmz sunarz.
Dzenleme Kurulu
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...
Dear Colleagues,
We cordially invite you to attend
The 3rd International Turkish Studies Symposium
on the state of
"Turkology after the discovery of
Orkhon Inscriptions and at the 21st Century"
on May 26-29, 2010
hosted by
Hacettepe University Institute of Turkish Studies and
Turkish Language Institution
Organizing Committee
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...
Sehr geehrte Wissenschaftler,
An der Universitt Hacettepe, organisiert der Instutution zur Erforschung
der Turkologie mit der zusammen arbeit der Instutution fr Trkische sprache,
findet vom
26-29 Mai 2010 ein Symposium Statt.
"Die Trkische Wissenschaft 120 Jahre nach
Findung der Schrifen von Orhon und des 21. Jahrhundert"
Statl Ihre Teilnehmung zum
3. Internationalen Turkologie Forschungs Symposion,
wre fr uns eine groβe ehre, mit freundlichen grβen
Ordnungs Komitee
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...
Дорогие
коллеги!
Имеем честь
пригласить
Вас принять
участие в
3-ем
Международн\
086;м научном
симпозиуме
тюркологиче\
089;ких
исследовани\
081;
Тюркология
спустя 120 лет
со времени
открытия
орхонских
памятников и
21-ый век,
который
будет
проведен 26-29
мая 2010 года
Институтом
тюркологиче\
089;ких
исследовани\
081;
университет\
072; Хаджеттепе
совместно с
Институтом
турецкого
языка.
Огкомитет
симпозиума
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...
"Pontus Deleti Kirallarinin Adlari Ve Onlarin Türklük Kimligi"
adli bir yazimi sizlerle paylaşmak istedim. M. Ö. birinci bin yilda
Anadoluda kurulmuş olan bu devlete, kiral adlarinin Helenleştirilmiş
olmasi nedeniyle, yanliş bir "Helen" kimligi
görüntüsü verilmiş ve eski Anadolunun tarihi bilinçli olarak
çarpitilmiştir. Bu
yazimda Pontus kirallarinin gerçek "Türklük" kimlikleri ayrintili
delillerle tanitilmaktadir. Yazim şu baglantidadir: http://www.polatkaya.net/Pontus%20Kirallari.htm
I wish to share with you
a new paper entitled "The Words "LABYRINT" and "MINOTAUR",
Their
Source And Their Hidden Meanings" given at the url link
http://www.polatkaya.net/Labyrinth.html.
Deciphering these concepts belonging to the ancient Turanian Turkish
peoples
so-called "Minoans" who established a magnificient civilization in the
island of Crete in the Aegean Sea before the "Greeks", provide
enlightening insights that
were not known before.
ACA, NRCC, General Support Division
Building 2798
Fort Eustis
VA 23604-5538 Attn: Michael Adams
Tel: 7578783166 Country : United States
Tender Details
Document Type
Tender Notice
Bidding Type
International Competitive Bidding
Project Location
United States
Tender Notice No.
W911S009T0102
Description
Request
for Proposal for Provide Translation and Interpretation Training and
Testing Capabilities (TITC) in the following language combinations:
Farsi-English Dari-English Pashtu-English.
This is a combined synopsis/solicitation for commercial items prepared
in accordance with the format in Subpart 12.6, as supplemented with
additional information included in this notice. This announcement
constitutes the only solicitation; proposals are being requested and a
written solicitation will not be issued.
The Defense Language Institute Foreign Language Center (DLIFLC) has
been assigned the responsibility of providing translation and
interpretation training and testing means for the purpose of increasing
government capabilities in the field of translation and interpretation.
This assumption of responsibility has taken place by the authority of
two Memorandum of Agreements (MOA) between Defense Language Institute
Foreign Language Center (DLIFLC) and Defense Language Office (DLO)
which were signed in April 2008 and February 2009. Through the second
MOA; it was requested from DLIFLC to provide TITTC in Russian, Farsi,
Dari and Pashtu for Department of Defense (DoD) linguists. The
Directorate of Continuing Education (CE) at DLIFLC currently provides
extensive TITTC in Russian by MOA with the Defense Threat Reduction
Agency (DTRA). However, the other desired languages are not provided
under the original available contract vehicle, #W912SU-08-P-0055 which
only provides TITTC in Arabic, Chinese, Korean and Spanish. The purpose
of this action is to develop, and pilot one iteration of 3 short-term
translation and interpretation courses in the language combinations of
Farsi-English, Dari-English and Pashtu-English. Develop proficiency
tests for the same language combinations based on the specific
Interagency Language Roundtable (ILR) Descriptors for DoD linguists.
Yarın, 16 Ağustos Pazar günü, yolda belde olsanız da, Cumhuriyet gazetenizi almayı ve özellikle Emre Kongar’ı okuyup yakınlarınızla paylaşmayı unutmayın. Mutlu hafta sonu..
Sabah olsa da kalksak, bir Cumhuriyet alıp oku(t)sak!.. / Mersin, 14.8.9
Mehmet Ali Sulutaş, Türkçeye saygıyı en büyük şan ve şeref sayan bir yurttaş
Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!
Değerli barışseverler, sevgili kültür sevdalıları,
Mersin ilinin Tarsus ilçesine bağlı Yenice Belde Belediyesi, 2004’ten beri “Yenice Barış ve Kültür Festivali” düzenlemektedir. Barışın ve aydınlığın değerinin duyumsandığı bu şenlikte yer alan, (28 Ağustos-1 Eylül) beş gün süren etkinlikler aşağıdaki ilişimde açıklanmaktadır:
İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve kurmayları arasında yapılan ve Türkiye’yi savaşın içine çekmeyi amaçlayan ünlü toplantı 30-31 Ocak 1943’te bu beldede yapılmıştı.
Israr ve baskılara rağmen savaşa girmeyip barış yanlısı olduğunu bütün dünyaya duyuran Türkiye’nin bu özelliği, Yenice Belediyesi, Kültür Bakanlığı, İnönü Vakfı, İngiliz Büyükelçiliği ile sivil toplum kuruluşları ve bireylerin girişim ve çabasıyla, ünlü toplantının ellinci yılında, 30 Ocak 1993’te açılan “İnönü-Churhill Barış Parkı”nda sergilenmektedir.
Bu parkın kurulmasında emeği geçen o zamanki ve bu yıl yeniden seçilen Belediye Başkanı Sayın Ali Kuru herkesi bu şenlik etkinliklerine katılmaya içtenlikle çağırıyor. Kendisi sizlerin de katılımınızdan büyük onur duyacaktır, hiç kuşkusuz…
Film ve havai fişek gösterilerinin, konserlerin, sergi ve açılımların da yer alacağı Festival’in kapanış günü olan 1 Eylül’de, ‘Uğur Mumcu Kültür Parkı’nda saat 16’da, “Anadolu’da Aleviliğin ve Azınlıkların Dünden Bugüne Sorunları” konulu ‘Panel’ gerçekleştirilecektir. Söyleşide, Antropolog (İnsanbilimi Uzmanı) Doç. Dr.. Atilla Erden, Makine Mühendisi Sayın Haşmet Biçer, Tarihçi-Yazar Sayın Erdoğan Aydın, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Sayın Ercan Geçmez yer alacaklardır. Görüşmek dileğimizle… 27.8.9