Search the web
Sign In
New User? Sign Up
bcn_2004
? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Real people. Real stories. See how Yahoo! Groups impacts members worldwide.

Best of Y! Groups

   Check them out and nominate your group.
Having problems with message search? Fill out this form to ensure your group is one of the first to be migrated to the new message search system.

Messages

  Messages Help
Advanced
Messages 2942 - 2971 of 2971   Newest  |  < Newer  |  Older >  |  Oldest
Messages: Show Message Summaries   (Group by Topic) Sort by Date v  
#2971 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Sat Nov 14, 2009 10:13 am
Subject: Fw: Cep telefonu akım dolum aleti elde bile patlıyormuş. Dikkat etmek takılı konuşmamak lazım...
malisulutas@...
Send Email Send Email
 
#2970 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Wed Nov 11, 2009 7:59 pm
Subject: MEÜ, sağlık ve...
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Dostlarım, bu bir sağlık bilgilendirme duyurusudur:

 

Bilindiği gibi, bir ay bir hafta önce, 5 Ekim Pazartesi akşamı MEÜ Çiftlikköy yerleşkesinde verilen (ücretli) orkestra konserinden dönüşte, MEÜ’nün kente ulaşım hizmetinden yararlanıp otobüsten Kapalı Spor Salonu köşesinde inerken tutunduğum yere takılarak ezilip kesilen (şükür kopmayan) sağ el küçük parmağım iyileşti sayılır. Otobüs sürücüsünün ilgisizliğine hayret ettim. Rektör’ü, Rektör Yardımcısı’nı, Tıp Fakültesi’ni ve MEÜ Basın Birimi’ni de bilgilendirdiğim halde ilgisiz kaldıkları için onlara da hayret ediyorum. Kim bilir, parmağımın kopmadığına sevinçleri nedeniyle sarhoş olduklarındandır, belki de…

 

Az buz bir melanet yaşamadık, doğrusu! Olan oldu, ama olan olduğuyla kalmamalı. Bir hınç alma dürtüsüyle değil, aymazların uyarılması ve aymazlıkların aza indirilip, yok edilmesi bağlamında gerçek durumu ortaya koymaya devam edeceğim, duyarlı yurttaşlık gereği...

 

Bu vesileyle sizlere son bilgiyi aktarayım: 2 cm kadar olan kesilmiş deri ve et, dikiş atılmaya gerek kalmadan kendi kendini tamir etmektedir. Son kabuk dün düştü, iz kalıp kalmayacağını bilmiyorum. Kopan damar ve sinirlerin de kendi kendilerini tamir ettiklerini hissediyorum.

 

Sizlerden gelen yanıtlar beni bu yönde yüreklendirir nitelikteydi. Gelen iletilerin bazılarından kısa düşünceleri paylaşmak istedim. Gönderdikleri ileti ve yorumların  yar ve ağyara yönlendirilmemesini” dileyen dostlarımın bu dileklerine uyarak onların iletileri, yorum ve önerilerinden hiç esinti bile almadım buraya. Kısa alıntılar şöyle:

 

“Parmağınız nasıl? İçim ürperiyor okurken…”; “Yürekten geçmiş olsun dileklerimi iletir, sizin  gibi duyarlı  büyüğüme…”; “Çektiğin sıkıntıların benzerlerini hemen her gün toplumun bazı kesimlerinde yaşıyoruz,”;  “Verilmiş sadakanız varmış da tanrı sizi sevenlerinize bağışlamış.”; “Hayatta bir deneyim daha kazanmış olarak bu badireyi de böylece atlatmış olacağını umuyorum; Olanlara üzüldüm ancak sonunda da mutlu olmanız bizleri teselli etti”; “Çok geçmiş olsun, inanılır gibi değil diyeceğim ama burası artık değişmiş bir MERSIN.”. “Her işte bir hayır vardır, bu konuyla ilgili başımdan geçen bir olayı nasip olursa sana anlatacağım,” diyen gurbet kuşu, anlattı öyküsünü. Tepesindeki bir ağrılı oluşum, bir salıncaktan düşmesi sonucu salıncak tahtasının ters dönüp tam o noktaya çarpması sonucu o noktanın patlamasıyla çıkan pıhtıyla birlikte yok olup gitmiş o dayanılmaz ağrı da. İlginç… Bazı uzun boyutlu yorumlar da geldi; onlardan da bir kesiti paylaşalım.

 

“ … Türkiye'nin insan malzemesi belliyken, birleşik kaplar kuralı geçerliyken, Mersin Üniversitesi'nden bir sürücünün bu genel tablo dışında tutulması beklenemez. Pek çok vatandaşımızla ilgili trafik kazaları, ihmaller söz konusu olabiliyor. Anlatımlarınızdan, olayın, sürücüden ziyade sizin dikkatsizliğiniz nedeniyle meydana geldiği, ancak sürücünün durumla pek ilgilenmediği, otobüsü durdurup inip yanınıza gelmediği, ya da öteki yolculardan özür dileyip sizi parmağınızı dikilmek ya da tedavi edilmek üzere hastaneye götürmediği yorumunu yapabiliyorum. Bunu tutup tümüyle üniversite rektörüne bağlamanızı, sizi telefonla aramamış olmasını çok önemli bir ihmal gibi değerlendirmenizi ve işi neredeyse MEÜ'de bir yıl sonra yapılacak rektörlük seçimlerinde mevcut rektör aleyhinde oluşturulacak kulis faaliyetlerine malzeme oluşturacak biçime dönüştürmenizi doğrusu yadırgadığımı söylemeliyim. Tabii ki, insan sağlığı, nezaket vs. her şeyin önünde gelir ama MEÜ yönetiminin düzgün bir çizgi izlediğini ve kimilerinin orasını da ele geçirmek için can attığını da unutmayalım. Rektörün olaydan nasıl ve kimin aracılığıyla haberdar edildiği, daha doğrusu haberdar edilip edilmediği bile belli değil! Ama siz, olayı sağır sultanın bile duyduğunu öne sürerek, MEÜ rektörlüğünü suçluyorsunuz. ‘Bu Rektör ve yönetimi MEÜ’ye, Mersin’e ve insanlığa uygun değilmiş’ yargınızı bir kez daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim…” diye yargılayanlar oldu.

 

“Bir Reis, tüm dallarının esintisinden sorumludur. Saniyen, memleketimde harbi bilim yapılmakta olduğundan da, mevcut insan malzemesinin kalitesi anlamında, ciddi şüpheliyim. Bir memleketin üniversite başılığı, siyasi mülahazalara, kulislere, adam kayırmacılığa vs kaynak olmakta ise, konuşacak bir şey yoktur. Diğer halde, mevcut faşist YÖK yasasının da bu kaza vesilesiyle gözden geçirilmesinde yarar görüyorum…” diyen de.

“Bir zahmet MEÜ'ye gidip, vadi spor tesislerinin nereye ve nasıl yapıldığını bir görünüz. Mesela yani... Eski üniversite başı Bay Uğur Oral'a, makamında otururken, sohbet esnasında VADİYİ gösterip, mekteplerinde inşaat mühendisliği ve yer bilimleri bölümü olup olmadığını sormuştum…” deyip kentimizde yapılanlara kayıtsız kalınmamasını öneren oldu.
 

MEÜ yönetimine gönderme yaparak, “Türkiye bürokrasisi aklını başına almalıdır. Bugüne değin o devlet bürokrasisi hep bizleri ezdi de ezdi. Karakolların önünden geçerken bile mübalâğa, sidikliğimiz tutulurdu. Artık bu işler bitecek, devlet ve organları, hizmetkâr olacak, buyurgan ve yok eden değil efendim.  Zat-ı âliniz de bu işlere, bir de bu gözle bakmayı deneseniz diyorum…” diye eteğindeki taşları döken de oldu.

“Bir dost olarak söylemek isteyip de beceremediğimi, ‘…’ kahramanca, dobraca ifade etmiş. Dincilerin, Fethullahçılar’ın tüm üniversiteleri ele geçirmek için her türlü girişimde bulundukları böylesi bir dönemde rektör olmak hiç de kolay değil. Tüm baskılara rağmen, gördüğüm kadarıyla Mersin Üniversitesi Atatürkçü çizgisini korumaya çalışıyor. Ülkeyi, Atatürk ilkelerini kasıp kavuran şimdiki dinselleşme gelişmelerini durduramazsak, parmak yaralarından çok daha fazla acı veren yürek yaralarına katlanmak zorunda kalabiliriz…” diye kaygı belirten de var. Nasrettin Hoca’nın, “Hırsızın hiç mi kabahati yok?” diyen olduğu gibi, “Rektör ve ekibi bu tehlikeleri neden göz önünde tutmazlar?” diye soran da var.

 

“Güven duyulan kişi kurum veya kuruluş yanlış yaparsa, görmezden, duymazdan gelirse hainlik etmiş olur…” diyen bir dostumun bu uyarısı üzerine, bildiğim halde, TDK sözlüğüne de başvurdum: “1. Hıyanet eden, 2. Zarar vermekten, üzmekten veya kötülük yapmaktan hoşlanan, 3. Kötü bir niyet taşıyan(kimse)…” tanımlamalarını okuyunca da irkildim!..

 

Eğer bir hayır yapılacaksa, MEÜ’ye ve Yönetimi’ne bir çeki düzen verilmelidir. “Halktan, sanayiden kopuksunuz, onlara gidin!..” dendiğinde, “Biz buradayız, bir şey isteyen varsa gelsin, yardımcı olalım!..” diye kolaycılığa kaçıp o “sırça köşk”te oturulmamalıdır…

 

“Büyük geçmiş olsun. Mersin'e verdiğiniz önemli hizmetlere karşın halen koruduğunuz alçakgönüllülüğünüzün size böyle bir ilgisizlik olarak dönmesi çok üzücü. Hak ettiğiniz ilgiyi görmemenize rağmen kırılmayacağınıza, yılmayacağınıza eminim. Siz ne tohumlar ekip ne ağaçlar diktiniz, büyüttünüz de bir meyvesini yemeden çekildiniz. Şimdi o ağaçların meyvelerini toplum yiyor. Zaten sizi bu kadar büyük yapan da budur...” gibi açık yürekli;

 

“İnsan eğildikçe büyür; ben bunu bilir bunu söylerim. Şu feryadınızı çok iyi anlıyoruz; ayaktayken ilgi, övgü, ödül, madalya vs. beklemiyorsunuz ama düştüğünüzde küçücük bir ilgi. Aslında beklediğiniz şey sıradan bir vatandaşa bile gösterilmesi gereken bir ilgi…” ve

 

“Herhangi bir vatandaşın parmağının üniversite otobüsünde kesilmesine istinaden ‘koskoca’ rektörün 1 dakikacık sürecek bir telefon açıp, olayın üniversite otobüsünde gerçekleşmesinden duyulduğu üzüntüyü ve geçmiş olsun dileklerini iletmesinin ve konuyla derhal ilgileneceğinin bilgisini vermesinin etkilerini düşünemiyorum. Böylesi güzellikler kimsenin kolay kolay inanamayacağı hızla yayılır toplum tabanına. Buna inanmayanlar tabii böyle ilgisiz, kayıtsız kalırlar. Toplum nazarındaki kayıtlarını da sildirirler…” gibi öneri ve kaygılarını dillendirebilenlere şapka çıkarılır doğrusu.

 

“Allah sizi parmağınız etmeyecek insanların eline düşürmesin, ilgisizliklerinden korusun. Sizden küçücük bir ilgiyi esirgeyenler belki yerlerinde oturacaklar ama toplum nazarında çok kaybettiler, kaybetmeye de devam edecekler. Zaten bu makamdakiler gelir-gider, siz yerinizde olun yeter. Sizin makamınız ayrı…” diye yürekten duygularını aktaran dostlara;  

 

“Bu kadarla atlattınız şükür”, “Bayağı kesik gene de…”,  “Başınıza gelenlere daha doğrusu parmağınıza olanlara çok üzüldüm. Acil şifalar diliyorum. Allah beterinden korusun, tekrarından saklasın. Tabii daha üzücü olanı  bunca emek verdiğiniz Üniversite yetkililerinin duyarsızlığıdır. Şoförün duyarsızlığı diğerlerinin yanında önemsiz kalıyor…”

 “Bayağı kesikmiş bu; sen bu parmağını kes dibinden, Rektöre zarf içinde postala!..” diyen duyarlı insanlara teşekkür ederim. Sözün bittiği yerlerdir bu duyarlı düşünce kesitleri…

 

Kimi aklı sivri kişi ya da kurum, Üniversite’nin çarşafını pazara çıkarıyorum diye bana karşı “Ah, vah” diyen veya “Of, puf ” çeken de olabilir, ama Nasrettin Hoca’nın, “Hırsızın hiç mi günahı yok?” diye sorguladığı gibi, bu yakınmalara neden olanların hiç mi kabahati yok? Lütfen hiçbir birey, kurum, kuruluş alınmasın, ama neden bu aymazlıklara çanak tutuyoruz?

 

Yaralı parmağımdan vazgeçtim de yaralı gönlüme gönülden bakmaya başladım. 11.11.2009

 

Mehmet Ali Sulutaş, MBA, yazar

Sağlık ve eğitime de duyarlı bir yurttaş

-------------------------------------------------------

Ek bilgi: Niteliği yüksek genç yeteneklerin geliştirildiği bilim yuvaları olan üniversiteler, bilinmeyenleri araştırıp öğreten bir ortam olarak geleceğe yönelmelidir. “Üniversite gibi gerçekleri öğrenme sanatının öğretildiği, açık tartışmanın yapıldığı, kişiliklerin geliştiği ortamlara her yıl ortaöğretimden gelen taze kanın katacağı dinamik anlayışı kucaklayan ve kendi birikimi ile geleceği hedeflemeli. Bu bağlamda üniversite bir meslek edinme yeri değil, aydınlanma ve topluma hizmet sunabilecek nitelikli bilgi üretme ortamıdır…” diyebilen ve

“Sonuç olarak bugün ülkemizde 130 üniversitede 2 milyon civarında öğrenci ile eğitim-öğretim yapılmaktadır. Bizler istemesek bile üniversite içi ve dışı dinamikler bizleri doğrudan ve dolaylı olarak eğitmektedir. Bilimsel araştırma ve eğitim yanında üniversitenin iç işleyiş yapısının sağlıklı yürümesi için, gelecek kuşaklara örnek olmak için, akademik aşamanın nüvesi olan düşünce özgürlüğü için gerektiğinde itiraz etmeyi ve eleştirel olmayı bilmeliyiz…” diye uyaran Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Ortaş’ı da kutlamak gerek…   

 



Yahoo! Canada Toolbar : Search from anywhere on the web and bookmark your favourite sites. Download it now!


1 of 1 File(s)


#2969 From: "kami" <kamil.kartal@...>
Date: Fri Nov 6, 2009 8:48 pm
Subject: National Security Study Memorandum 200
allingus2001
Offline Offline
Send Email Send Email
 
#2968 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Fri Nov 6, 2009 1:41 pm
Subject: Güvenilen (!) dağlara kar mı yağıyor dersiniz?
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

ABD: Teksas askerî üssündeki silahlı saldırı sonucu 12 ölü, 31 yaralı

 

Associated Press (Birleşik Basın) muhabirleri April Castro ve Devlin Barrett’in haberine göre dün (5.11.9)  ABD’nin Teksas eyaletindeki Fort Hood adlı askerî üssündeki bir silahlı çatışmada 12 kişinin öldüğü ve 31 kişinin de yaralandığı haberi düştü bugün bilgisunar yoluyla bilgisayar camlarımıza.

 

Eğitim uygulaması dışında silah taşımayan askerlerin bulunduğu üste görevli ve önce öldüğü bildirilen ama sonradan yaralı olarak askerî gözetim altında olduğu söylenen 39 yaşındaki sanlının Binbaşı Nidal Malik Hasan olduğu söylendi. Amerika kıtası topraklarındaki bir askeri üssünde meydana gelen en korkunç çatışma olarak nitelendirilen bu olayda, denizaşırı ABD birliklerinde hizmet vermek üzere bir psikiyatri doktorunun gönderileceği sırada bir askerî ‘üs’de bu korkunç silahlı ölüm ve yaralanmanın meydana geldiği beyan edildi.

 

Konuyla ilgili haberin tamamı İngilizce olarak aşağıdadır. Dileyen haberin tamamını çözüp değerlendirebilir. Haber açık olarak duyurulduğuna göre… Mersin, 6.11.9 Cuma

 

Mehmet Ali Sulutaş

Barışa âşık bir yurttaş

-----------------------------

US Army: 12 killed, 31 wounded in shooting rampage on Texas Army post

By April Castro, Devlin Barrett, The Associated Press / Thu Nov 5, 2009

The Canadian Press - FORT HOOD, Texas - An Army psychiatrist set to be shipped overseas opened fire at the Fort Hood, Texas, Army post Thursday, authorities said, a rampage that killed 12 people and left 31 wounded in the worst mass shooting ever at a military base in the United States.

The gunman, first said to have been killed, was wounded but alive and in stable condition under military guard, said Lt. Gen. Bob Cone at Fort Hood. "I would say his death is not imminent," Cone said. Col. Ben Danner said the suspect was shot four times and was in critical condition. The man was identified as Maj. Nidal Malik Hasan, (39) from Virginia.

President Barack Obama called the shooting at the Soldier Readiness Center, where soldiers who are about to be deployed or who are returning undergo medical screening, "a horrific outburst of violence."

"It's difficult enough when we lose these brave Americans in battles overseas," the commander in chief said. "It is horrifying that they should come under fire at an Army base on American soil."

There was no official word on motive. Hasan had transferred to Fort Hood in July from Walter Reed Medical Center, where he received a poor performance evaluation, according to an official who spoke on condition of anonymity because he was not authorized to discuss the case publicly.

Republican Sen. Kay Bailey Hutchison said generals at Fort Hood told her that Hasan was about to deploy overseas. Retired Col. Terry Lee, who said he had worked with Hasan, told Fox News he was being sent to Afghanistan.

Lee said Hasan had hoped Obama would pull troops out of Afghanistan and Iraq and got into frequent arguments with others in the military who supported the wars. Faizul Khan, a former imam at a mosque Hasan attended in Silver Spring, Maryland, said he spoke often with Hasan about how Hasan wanted to find a wife. Hasan was a lifelong Muslim and attended prayers regularly, often in his Army uniform, Khan said. The shooter used two pistols, one of them semiautomatic. Neither were military-issued, Danner said.

Video from the scene showed police patrolling the area with handguns and rifles, ducking behind buildings for cover. Sirens could be heard wailing while a woman's voice on a public-address system urged people to take cover.

"I was confused and just shocked," said Spc. Jerry Richard, 27, who works at the centre but was not on duty during the shooting. "Overseas you are ready for it. But here you can't even defend yourself."

Soldiers at Fort Hood don't carry weapons unless they are doing training exercises.

The Rev. Greg Schannep was about to head into a graduation ceremony when a man in uniform approached him, warning him that someone had opened fire. Schannep heard three volleys of gunfire and saw people running.

"There was a burst of shots and more bursts of shots and people running everywhere," said Schannep, who works for local Congressman John Carter. The uniformed man who had warned him ran to the theatre. Schannep said he could see the man's back was bloodied from a wound. The man survived, was treated and will be fine, Schannep said.

Cone said initially three people were held, and all have been interviewed. Authorities believe, however, that there was a single shooter. The Soldier Readiness Center holds hundreds of people and is one of the most populated parts of the base, said Steve Moore, a spokesman for III Corps at Fort Hood. Nearby there are barracks and a food centre where there are fast food chains. The wounded were dispersed among hospitals in central Texas, Cone said. Their identities, and the identities of the dead, were not immediately released.

Amber Bahr, 19, was shot in the stomach but was in stable condition, said her mother, Lisa Pfund of Wisconsin.  

"We know nothing, just that she was shot in the belly," Pfund told The Associated Press. She couldn't provide more details and only spoke with emergency personnel. Hasan, whose family said he was born in suburban Washington, is single with no children. He graduated from Virginia Tech, where he was a member of the Reserve Officer Training Corps and earned a bachelor's degree in biochemistry in 1997. He received his medical degree from the military's Uniformed Services University of the Health Sciences in Bethesda, Maryland, in 2001 and was at Walter Reed for six years for his internship, residency and a fellowship.

"Weare shocked and saddened by the terrible events at Fort Hood today," his cousin, Nadar Hasan, said in a statement issued on behalf of their family. "We send the families of the victims our most heartfelt sympathies."

The attack happened just down the road from one of the worst mass shootings in U.S. history. On Oct. 16, 1991, George Hennard smashed his pickup truck through a Luby's Cafeteria window in Killeen, Texas, and fired on the lunchtime crowd with a high-powered pistol, killing 22 people and wounding at least 20 others.

No other shooting at a military base in the U.S. has been anywhere near as deadly as Thursday's. In 1993, a gunman at Fort Knox shot five civilian co-workers, killing three, and then fatally shot himself. Around the country, some bases stepped up security precautions, but no others were locked down.

Covering 339 square miles (878 sq. kilometres), Fort Hood is the largest active duty armoured post in the United States. Home to about 52,000 troops as of earlier this year, it is located halfway between Austin and Waco.

--------------------------

Barrett reported from Washington, D.C. Associated Press Writers Pam Hess, Anne Gearan, Lara Jakes, Suzanne Gamboa and Lolita C. Baldor in Washington, D.C., Jeff Carlton in Fort Hood, Jay Root in Temple, Linda Stewart Ball, Anabelle Garay and Andre Coe in Dallas and Colin Fly in Milwaukee and the Associated Press News Research Center contributed to this report.

 



Looking for the perfect gift? Give the gift of Flickr!

#2967 From: Polat Kaya <tntr@...>
Date: Wed Nov 4, 2009 3:08 pm
Subject: MOTHER TERESA'nin Bilinmeyen Türk Kimligi
tntr@...
Send Email Send Email
 
MOTHER TERESA'nin Bilinmeyen Türk Kimligi


Polat Kaya


Uluslararasi verilen haberlerde, "Mother Teresa" adiyle bilinen ve Türkçe "Anne Teresa" olarak tanimlanan, Nobel Bariş Ödülünü kazanmiş, ömrünü insanliga harcamiş dünyaca ünlü azize, Arnavutluk ile Hindistan arasinda bir anlaşmazlik konusu olmuş.
http://cnnwire.blogs.cnn.com/2009/10/17/albania-asks-india-for-the-remains-of-mother-teresa/,
http://www.cnn.com/2009/WORLD/europe/10/17/albania.mother.teresa/index.html

Söylendigine göre sorun
şundan kaynaklaniyor: 26 Agustos 1910'da, Osmanli Imparatorlugu'nun bir ili olan Kosova'nin Üsküp şehrinde, Arnavut (Albanya'li) diye tanimlanan bir ailenin kizi olarak dünyaya gelen bu asil hanimin 100. dogum yildönümü yaklaşmaktadir.  Bu sebeple Arnavut halki bu dünyaca ünlü kizinin naşini Hindistan'dan alip kendi ülkesine geri getirmegi istemektedir.  Hindistan ise bu istege karşi koymaktadir.

Ömrü boyunca bakima muhtaç ve kimsesizlere annelik yapmi
ş olan "Anne Teresa" (Mother Teresa), kendisinin "kan bakimindan bir Arnavut (Alban), vatandaşlik bakimindan bir Hindistanli, inanç bakimindan bir Katolik rahibesi ve bunlarin ötesinde de dünyaya ait birisi oldugunu" söylemiştir. 

Hindistan'daki fakirlere, yardima muhtaç pek çok kişiye, hasta bakimsizlara her türlü yardimi  yapan Anne Teresa, 1979 da Nobel Sulh Ödülünü kazandi.  5 Eylul 1997'de Tanrınin rahmetine kavuştu. Ölümünden sonra, 2003'de, Papa John Paul II tarafindan  kutsallaştirildi ("beatified") ve yakinda "azizelik" (sainthood) mertebesine ulaştirilmasi beklenmektedir.  Bence, bu ünvan Papa (Baba) tarafindan kanunlaştirilmiş olsa da olmasa da, Anne Teresa azizeligi çoktan haketmiştir bile. 

Mother Teresa hakkinda bilgiler url 
http://simple.wikipedia.org/wiki/Mother_Teresa bulunabilir.




***

Anne Teresa'nin hayati ile ilgili yazilanlari okurken, onun kimligi dikkatimi çekti. Anne Teresa, Osmanli Imparatorlugu'nun Kosova ilinde, Üsküp şehrinde dogmuş.  Verilen bilgilerde onun adinin
"Agnes Gonxha Bojaxhiu" yahut "Gonxha (Agnes) Bojaxhiu" şeklinde oldugu bildiriliyor.  Bu ad içinde bildirilen Gonxha Bojaxhiu adlari Türkçe "GONCA" ve "BOYACU" (BOYACI) adlaridir.  Böylece onun ilk adi Türkçe olarak "GONCA", ki Türk kültüründe kizlara verilen bir addir, ayrica soyadi ise Türkçe BOYACI'dir.

AGNES adi ise, olasilikla kendisine sonradan verilmiş bir "Kiristiyan" (Hiristian) ad olup, asli Türkçe GÜNEŞ sözünden gelen bir addir. 


AGNES adinin ad olgusu (etimolojisi) için "saf, temiz, lekesiz" anlaminda olan, Rumca "agnos" sözünden geldigi ve sonradan Latince "kuzu" anlamli "agnus" sözü ile de ilgili oldugu bildiriliyor, [bakiniz : http://www.behindthename.com/name/agnes].  Ingilizce olarak verilen
bu kaynaktan aldigim alinti şöyledir:

"Latinized form of the Greek name ‘Αγνη (Hagne), derived from Greek ‘αγνος (hagnos) meaning "chaste". Saint Agnes was a virgin martyred during the persecutions of the Roman emperor Diocletian. The name became associated with Latin agnus "lamb", resulting in the saint's frequent depiction with a lamb by her side. Due to her renown, the name became common in Christian Europe, being especially popular in England in the Middle Ages."


AGNES adi gerçekte bir "gök-nami" (gök-adi) dir. "Gök-adi" eski çaglarda kişilere verilen ikinci bir ad idi.  Bu ad göksel-tanrılarin adina izafeten verilirdi.  Eski Romalilar bu ada "gognamen" derlerdi, ki bu ad Türkçe "göknamin" sözünün Latinleştirilmiş şeklidir. Böylece Gonca Boyacı'ya verilen bu "Agnes" adi aslinda bir "göknami'dir".  Bunu şu şekilde görebiliriz:

AGNOS adi "GONAS" şeklinde deşifre edildiginde adin Türkçe "GÜNEŞ" veya "GÜN I
ŞI" sözünün degistirilmesinden yapilmiş oldugu görülüyor.  Güneş ve gün ışıgı elbette her anlamda hem temiz, saf, bakire olan bir varliktir, ayrica, bir "aziz" veya"azize" (saint) dir.  Zira bu dünyada her şey Güneş'in varligi ile mümkündür. Güneş eski Turan dünyasinin "Gün-Han", "Göz Han", "Köz Han", "Od Han", "Huda" ve "Oguz Han" adlari ile tanimladigi ve binlerce sene Gök-Tanrı ile birlikte taptigi GÜN TANRI idi.  Hiristiyan dünyasi Turan dünyasinin bu çok eski medeniyetini gizli, kirici, karalayici ve barişci olmaktan çok uzak tutumlari ile öldürmüş ve tarihten silmiştir.  Bununla beraber, bu Turan medeniyetinden aldigi her adi ve sözü "kirip yeniden dizme" yoluyla - ("anagram"), "Hiristiyanlaştirmiş" ve böylece kendisine çeşit çeşit diller üretmiştir. Dolayisiyle, sözde Rumca "AGNOS",  Latince "AGNUS" ve de AGNES adlari da bu şekilde yapilmiştir.  Kökleri Türkçe sözlerdir ki bu dillerin bünyesinde bir nevi dondurularak saklanmiştir.

Ayrica, şayet AGNES adi Latince "kuzu" anlamli "AGNUS" sözünden kaynaklaniyor ise, bu sözün bile Türkçe asilli oldugunu görebiliriz.  Söyle ki:

AGNUS sözü
"GUS-AN"  şeklinde yeniden dizildiginde, adin Türkçe "GUZU-AN" (GÖK KUZU) anlamli sözden ve/veya  "GUZUAN" (KUZULAR) anlamli sözden yapilmiş oldugu görülüyor.  Eski Türkçe'deki AN skelimesi "gök, göy" anlamli bir sözdür, ayrica hem "zaman" anlamlidir hem de "-ler, -lar" anlamli eski Türkçe çogul ekidir.

Böylece Anne Teresa dogdugunda "GONCA (GÜNEŞ) BOYACI" Türk adi ile dogdu.

***


Anne Teresa'nin annesi
http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html baglantidan:



Bu kaynaktan aldigim Ingilizce alinti şöyledir:

"Agnes' mother, Dranafile Bernaj, ("Drana" means "rose" in Albanian) may have been of Italian descent although some reports indicate her family may have owned land in Serbia. She was more religious than her husband. When her husband died the family discussed religion more often then politics and their ties with the local church, Sacred Heart, got stronger. Drana set up a business of handcrafted embroidery and textiles, but life was certainly more difficult. Even so, Drana was apparently a charitable woman who helped widows and alcoholics."

Anne Teresa'nin annesinin adi  Dranafila Bojaxhiu olarak, ayrica, "Dranafile Bernaj" şeklinde de veriliyor (bakiniz : http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html ).   Arnavutca'da "drana" sözcügü Türkçe "gül" anlamli olup, Dranafile adinin da bu anlama geldigi iddia ediliyor. Ben ayni görüşte degilim. Zira,  "DRANAFILA" adi Türkçe "KARANFIL" adinin degiştirilmiş şeklidir. KARANFIL adindaki "K" harfi önce Latince "C = K" harfine çevrilmiş, sonra da C kaldirilarak "D" harfi ile degiştirilmiştir.  Böylece, ad Türkçe "KARANFIL" olmaktan çikarilarak,  DRANAFILA'ya dönüştürülmüştür.  Bilindigi üzere Türk kültüründe, "gül" gibi, "karanfil" de kizlar için kullanilan bir addir.

Ayrica annesine verilen BERNAJ adi da yine Türkçe "BERNA" ve/veya "BERNAY" kiz isimleridir. Ayrica BERNAY bir soyadidir.

Böylece, Anne Teresa'nin  annesi, kuşkusuz, "KARANFIL (BERNA/BERNAY) BOYACI" adli bir Türk anasidir. 


***

Anne Teresa'nin babasi
http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html baglantidan:



Bu kaynaktan aldigim Ingilizce alinti şöyledir:

"The name "Bojaxhiu" means "decorator" or "painter" in the Albanian language. There are conflicting reports about her father's occupation. Some biographers say he was a grocer and that his family lived in poor circumstances (Ramnaraine)."


Anne Teresa'nin b
abasinin adi Nikolla (Nikolle, Nikola) Bojaxhiu olarak veriliyor.   Belli ki babasinin soyadi inkar edilemiyecek şekilde Türkçe "BOYACI" sözüdür. Ilk adi olarak verilen  NIKOLLA adini ise, Kilisenin binlerce seneden beri Türk adlarini kirip yeniden dizme suretiyle taninmaz kiliflara soktugu gerçeginin bilinci işiginda, yeniden analiz edecegiz.

Ad olgusu (etimolojik) olarak, NIKOLLA eski Rum dilinin NIKOLAOS sözünün bir çeşnisi olarak veriliyor. Ve güya NIKOLAOS sözü de yine Rumca "zafer" anlamli "nike" sözü ile "halk" anlamli "laos" sözünden yapilmiş bir ad imiş.  Bu ad olgusu tanimlamasi tamamen uyduruk olup bir kandirmacadan ve bilinçli olarak yaniltmacadan ibarettir.  Rum dili her haliyle Türkçe ad ve sözlerin kirilip, yeniden başka bir kalipta dizilmesinden yapilmiş bir dildir ve
NIKOLAOS sözü de ayni şekilde yapilmiş bir addir.  Nitekim, ünlü "St, Nicolaus" ismi de bu addan kaynaklanmaktadir.


NIKOLAOS adi "AL-KONIS-O" şeklinde açilimi yapildiginda, adin Türkçe  "AL GÜNEŞ O" (KIZIL GÜNEŞ O) anlamli, veya  "AL-KON-ISO" şeklinde incelendiginde, adin Türkçe  "AL GÜN IŞU" (KIZIL GÜN IŞI  anlamli sözlerden yapilmiş oldugunu görüyoruz.  Böylece bu sözde Rumca ad dahi Türkçe "güneş" ve "gün ışısı" sözlerini içermektedir.   Zira, "St, Nicolaos" adi da bu gerçeyi ispatlamaktadir.  Bilindigi üzere, "Noel yortularinda", gecenin ortasinda Hiristiyan evlerinin ocak bacalarindan içeri giren efsanevi "St, Nicolaos" adli kişi, gerçekte Türkçe "güneş" ve "gün ışısı" kavramlarinin efsaneleştirilmiş şeklidir.  Böylece, bacadan içeri giren gerçekte "al güneşin" ve "ak güneşin"  işinlaridir. Nitekim efsanevi ak-sakalli, al ve ak renkli giysileriyle kendini her "Christmas" bayraminda gösteren, eski Turan dünyasinin Gün-Tanrısinin ve onun işiklarinin temsilidir, ki bu kavram Türk dünyasindan aşirilmiştir. Giysilerinin "AL" oluşu, "AL GÜNEŞ" adindaki Türkçe "AL" sözünden gelmektedir. Bu kavrami, sözde bir "Pagan" tapinagi olan ve Roma'nin en eski binalarindan biri olan "PANTHEON"da çok rahatlikla görmekteyiz.  PAGAN adi eski Turan dünyasina ve onun medeniyetine verilen bir "karalama" adidir. Bu kelimenin tanimlamasi ile hem eski Turan dünyasinin Tur/Türk/Oguz adi, hem de onlarin dünya çapindaki medeniyeti küçümsenmiş, tarihten silinmiş ve Türk kimliginin yerine gölgelenmiş  "PAGAN" adi kullanilmiştir. Gerçekte, PAGAN sözü de aslinda Türkçe "APA GÜN" (ATA GÜN) anlamli  sözden yapilmiştir.

Bütün bunlardan görülüyor ki Anne Teresa'nin babasinin ilk adi dahi yine Türkçe asilli "AL GÜNEŞ" veya
"AL GÜN IŞI" adindan yapilmiştir. 

A
şagida Pantheon ile ilgili resimde görülen ünlü büyük bacanin adi Latince "OCULUS" diye verilmektedir.  OCULUS sözü "ULU-COS" olarak deşifre edildiginde, adin Türkçe "ULU GÖZ" (ULU KÖZ) oldugu şüphe götürmez bir şekilde görülmektedir.  Bu ad Türkçe olarak güneşi, binanin kubbesi ise "GÖK" damini (kubbesini) temsil etmektedir.  Güneşin işinlari bu bacadan girerek  aşagida duvarda kendilerini görünür hale getirmişlerdir. Bu konuda daha fazla bilgi için, Pantheon ile ilgili yazim şu baglantida görülebilir : http://www.polatkaya.net/pantheon_yurt.htm.





Gün
ışısının  Roma'da ki "Pagan" tapinaginin "ulugöz" adli bacasindan içeri girişini gösteren bir resim.
Araştirmalarimdan,  Hiiristian evlerine isli oçak bacalarindan giren "St. Nicolaos" adli efsanevi, Al donlu, Ak-sakalli
kişinin  gerçekte güneş ve gün
ışıgını temsil eden hayali bir kişi oldugu gerçegi ortaya çikiyor.  Kimligi pek bilinmeyen bu
efsanevi kişi gece yarisi, herkesin yattigi zamanda, evlere girdigine göre,
o, Hiristiyan inanişinda,
"ay
ışıgı" ve/veya "karanlik" kavrami olmalidir.   
(Resim kaynagi: http://www.flickr.com/photos/8454450@N08/1251371389)


***

Gonca'nin ablasinin adi "Aga" ve erkek kardeşinin adi da "Lazar" olarak veriliyor. Görüldügü gibi bunlar da Türkçe isimlerdir. 

***

Bütün bunlardan, "Anne Teresa" (Mother Teresa)'nin Üsküplü bir Türk ailesinin kizi oldugu gerçegi ortaya çikiyor.

Kendisinin
kilise ortamina ve Katolik dinine ne sebeple ve ne zaman girdigi pek açik degil. Anne Teresa'nin kilise hizmetinde çalişmak üzere bir Türk aileden alindigi olasiligi da  akla geliyor.  Kilise idarecilerinin ve de din bilginlerinin, kilise hizmetinde uzun bir süre büyük bir özveri ile çalişmiş olan Anne Teresa'nin Türk kimligini bilmemiş olmasi pek düşünülemez. Bununla beraber, olasilikla onun Türk kimligini görmemezlikten gelip Arnavut diye ilan etmek kilisenin düşüncesine daha uygun görülmüş olabilir.

***

TERESA adina gelince bu ad GONCA BOYACI'ya kilise kuruluşu tarafindan verilmiş olmali.  Adin asli, büyük olasilikla "anagram" yapma yoluyla, Türkçe "ISA" sözünden yapilmiş bir isimdir. 
TERESA adini "ESATER" şeklinde açtigimizda, adin Türkçe  "ISA'TIR" (ISA'DIR sözünden yapilmiş oldugunu görüyoruz. Böylece soyu Türk olan bir aileden, kilise hizmetine giren genç Gonca Boyacı, kendisine Türkçe "ISA" adindan kaynaklanan bir "kilise" ismi verilerek hiristiyanlaştirilmiştir.  Kendisine, Türkçe "GÜNEŞ / GÜN IŞI" adindan yapilma "AGNES" denilmesi de bunun başka bir kanitidir.  Fakat bu pek yeni bir olay olmasa gerek.  Binlerce seneden beri Türklerin adlarini ve sözlerini alip degiştirerek kendilerine Türkçe'den çeşit çeşit Avrupa dilleri yapanlar, olasilikla, nice Türk insaninin adini ve Türklük kimliklerini de degiştirerek kendilerine mal etmeyi töre haline getirmişlerdir.  Bu nedenle, Türk kizi Gonca Boyacı'nin kimliginin degiştirilmesi kilise kuruluşu için pek olagan bir hal olsa gerek.

***

Anne Teresa'nin ve ailesinin Türk kimligini yukarida belirttikten sonra, onun "azizlik mertebesine yüceltilmesi", Ingilizce kilise deyimi ile
"canonization" kavramini da anlamak gerekir.

"Canonization" deyimi "ölmüş bir kimseyi kilisece kabul edilen azizler listesine kanuni olarak geçirme olayi ve onun kanunlaştirilmasi" olarak tanimlanir.  Böylece, bir "aziz" veya "azize" olarak ilan edilen kişi, kanuna göre, kutsallaştirilmiş olur.

Ad olgusu bakimindan, Ingilizce "Canonization" deyiminin Latince'de, "bilinen azizlerin listesine resmen kabul etme" anlamli  "canonizare" sözünden geldigi bildiriliyor. Bunun anlami "azizligi" kabul edilen kişinin "azizligini" resmen kanunlaştirmaktir.


Bu tanimlama içinde, şimdi "canonization" sözcügünün yapisini inceleyelim.

CANONIZATION sözcügü harf-be-harf  "ON-CANON-IAZTI" şeklinde incelendiginde, bu sözcügün Türkçe
"ONa KANUN YAZTI" (ONU KANUNLAŞTIRDI) deyiminden yapilmiş oldugunu görüyoruz.   Böylece, bu Ingilizce sözcügün asli  "ona kanun yazdi" Türkçe tanimlamasidir.  Bu Türkçe söz  kirilip,  sözde "Ingilizce" dil kalibi içinde yeniden düzenlenerek "canonization" şekline dönüştürülmüştür.


Ayni şekilde, Latince CANONIZARE adinin olgusunu da inceleyelim.

Latince CANONIZARE sözcügü harf-be-harf "CANON-IAZER" şeklinde açilip, incelendiginde, bu sözcügün Türkçe "KANUN YAZAR" deyiminden yapilmiş oldugunu görüyoruz.   Böylece bu Latince sözcügün asli da "kanun yazar" Türkçe tanimlamasidir.  Latince sözcügün yapilişina konu olan kanun ve yazar sözcükleri öz be öz Türkçedir. Bu Türkçe kavram tanimlama sözü de kirilip,  sözde "Latince" dil kalibi içinde yeniden düzenlenerek "canonizare" şekline dönüştürülmüştür.

CANONIZARE sözcügünün içinde sakli bir başka Türkçe tanimlama daha vardir ki onu da şu şekilde görebiliriz.

Latince CANONIZARE sözcügü harf-be-harf "CON-AN-IAZER" şeklinde deşifre edilip incelendiginde, bununTürkçe "KUN-hAN YAZAR", yani "GÜN-HAN YAZAR" (GÜN-HAN YAPAR) anlamli, deyiminden yapilmiş oldugunu görüyoruz.

Işte kişinin "azizlenmesi" (kutsallaştirilmasi) olayi bu Türkçe tanimlamadan gelmektedir.  Çünkü, Gün-Han (Gün-Tanrı), ki tanri Oguz Kagan'in "Gün-Han" adli oglu oluyor, eski Turan dünyasinin binlerce sene dünya çapinda yaygin dininde taptigi kutsal Güneş Tanrısidir.


Böylece, Anne Teresa Gonca Boyacı azizelik mertebesine ulaştiginda, ondan önce başkalarinin da oldugu gibi, gizli bir şekilde adi verilmeden Türkçe dil ile, "GÜN TANRIÇASI" ünvanina yüceltilmiş olacaktir.  Bilinmelidir ki bu, eski TURAN dünyasinin Tur/Türk/Oguz insanina ait çok eski bir töredir.


Şimdi bir de "azizelik" anlamli "SAINT" sözcügünün yapisina bakalim.

SAINT sözcügü harf-be-harf  "ISTAN"  şeklinde incelendiginde, bu sözcügün Türkçe "ISTAN" deyiminden yapilmiş oldugunu görüyoruz.  Diger taraftan, ISTAN sözcügü yine Türkçe IŞITAN ve ISITAN, ayrica ÜSTHAN ile yine "GÜN-TANRIYI (GÜNEŞI) ve de Türklerin GÖK TANRI'SINI tanimlamaktadir. Böylece, kaynak yine kuşkusuz Türkçe dili ve eski Tur/Türk/Oguz töresidir.

Ingilizce
"saint" sözcügünün Latince karşiliklarindan biri "sanctus" olarak verilmektedir.  Latin SANCTUS sözcügü harf-be-harf "CUNASST"  şeklinde incelendiginde, bu sözcügün Türkçe "GÜNEŞTI" deyiminden yapilmiş oldugunu görüyoruz.

Böylece "azizelik" kavrami yine Türkçe bir sözden, yani, bir kez daha "güneş" adindan kaynaklanmaktadir. Bu sebeple yine bu tanimlama da gösteriyor ki, "azizlik" Türkçe'de en azindan "Gün-Tanrı" mertebesine yüçeltmek demektir.  Eski Tur/Türk/Oguz dünyasinda hakanlar, hanlar kendilerini "Tanrı" olarak tanimlardi, ki bu töre Batililar tarafindan Türkler'den aşirilmistir.


***

Yukarida verdigim açiklamalardan görülüyor ki, kilise kuruluşu Türk toplumundan aldigi insanlarin adlarini ve medeniyetinden aldigi kavramlari tanimlayan Türkçe sözleri, kendine özel bir şekilde, degiştirip gizlemiş ve bunu gizlilik içinde yürütülen bir adet haline getirmiş.  Yeni kaliplar içinde şekillendirilerek ortaya çikan adlar ve sözcükler, Türkçe'den yapilmiş olmalarina ragmen, onunla hiç bir benzerlik göstermeyecek şekilde gizlenmişlerdir.  Belli ki bu gizli işlem çok eskilerden beri, olasilikla kilise kuruluşunun başlangicindan beri, devam etmiştir. Bu işlemle kavramlarin adlari gizlendigi gibi, kişilerin de kimlikleri gizlenebilmektedir. "Mother Teresa" da hep Hiristian adiyla tanitildigindan dolayi, onun etnik kimligi, "Hint-Avrupali" oldugu görüntüsünü vermektedir. Halbuki, yukarida verdigim açiklamalarin işiginda Anne Teresa Türk kimligine sahip birisidir.  Bu ulu kişinin "azizelik" mertebesi resmen kanunlaştiginda, eski Turan dünyasinin Gün-Tanrısi ve Gök-Tanrısi mertebesine yüceltirilerek, bir "tanrıça" tanimlamasiyla, kutsallaştirilmiş olacaktir.

Yil 1910'da, Osmanli Imparatorlugu'nun bir ili olan Kosova'nin Üsküp kentinde dogan  Gonca Boyacı, özel insani yeteneklerle süslenmiş birisi olarak, hayati boyunca insanliga yaptigi hizmetleriyle, çoktan "Gün-Tanrıçasi" ünvanini haketmiştir.  AL GÜN-HAN ruhunu sonsuza dek şad etsin!


En iyi dileklerimle,

Polat Kaya

2 Kasim 2009



#2966 From: Polat Kaya <tntr@...>
Date: Wed Nov 4, 2009 3:04 pm
Subject: MOTHER TERESA'S UNKNOWN TURKISH IDENTITY
tntr@...
Send Email Send Email
 
MOTHER TERESA'S UNKNOWN TURKISH IDENTITY

By

Polat Kaya




News items regarding the remains of Mother Teresa are given at:
http://cnnwire.blogs.cnn.com/2009/10/17/albania-asks-india-for-the-remains-of-mother-teresa/, 
  http://www.cnn.com/2009/WORLD/europe/10/17/albania.mother.teresa/index.html

There seems to be some difficult negotiations between the governments of Albania and India. Each one is claiming that Mother Teresa belongs to them. Albania thinks Mother Teresa's remains should be returned to Albania because she was born Albanian and so that she may rest with her mother and sister.  India insists that Mother Teresa was very much a part of Indian life, and therefore her remains should stay in India.  Hopefully a satisfactory solution will be found for this "beloved"
lady  who once said: "By blood, I am Albanian. By citizenship, an Indian. By faith, I am a Catholic nun. As to my calling, I belong to the world."   Her "Sainthood" is said to be approved soon.

Mother Teresa, the Nobel Peace Prize winner and internationally renowned humanitarian,
is also described in Wikipedia at url http://simple.wikipedia.org/wiki/Mother_Teresa.

While reading the CNN news item, I noticed an unknown aspect of Mother Teresa that I want to share with you.

Mother Teresa was born in the Ottoman city of ÜSKÜP, Kosova, that is, a name that has been alienated from Turkish by altering its Turkish form  into "SKOPJE".  She was born by the name
"Gonxha Bojaxhiu".  This is interesting because her first name "Gonxha" is the altered form of the Turkish name "Gonca" where Turkish Gonca means "flower bud" and is a widely used girl's name.  Her last name "Bojaxhiu" is the altered form of the Turkish name Boyacu (Boyaci) meaning "painter". They are pure Turkish.  It should be noticed that when Turkish names or words are written in an altered manner (i.e., using an alien alphabet or by way of anagrammatization), they become extremely difficult to spot.  Her secondary name of Agnes must have been given to her later in life.


Supposedly, the "Christian" name AGNES is said to be from Greek "AGNOS" meaning "chaste", or from Latin "agnus" meaning "lamb".  In fact the name AGNES is an old so-called "gognamen", that is, "an extra personal name given to an ancient Roman citizen, functioning rather like a nickname and typically passed down from father to son".   But the word "gognamen" is actually the Turkish word "gök nami" meaning  "sky-name", that is, a  name given to a person in ancient times after a sky-deity.  Notice how difficult it is to spot Turkish "gök nami" in the supposedly Latin or English word "gognamen".

When the so-called Greek name AGNOS is rearranged as "GONAS", we find that it is the anagrammatized form of the Turkish name "GÜNE
Ş" meaning "sun, sunlight".  The Sun and sunlight are unquestionably chaste and were and still are sky-deities for thousands of years by the Turanians.  Hence, the source of this name is neither Greek nor Roman but plainly Turkish and it is the name of the sun and sunlight.

Additionally, when the name AGNOS is rearranged as "GOS-AN" we find that it is the anagrammatized form of the Turkish expression "GÖZ AN" meaning the "eye of the sky" which again is the "sun".
GÖZ was another Turanian name for the sun in ancient times.  Alternatively, it is "KÖZ AN" meaning the "fire of the sky" which again is the "sun". These names "GÖZ AN" and "KÖZ AN" are also  "GÖZ HAN" and "KÖZ HAN" repectively, leading to the name of OGUZ HAN.

In this context,
Turkish word AN means "sky" and HAN means "lord, god"., GÖZ means "eye", KÖZ means "fire". The name OGUZ HAN was given to the Sky-God, Sun-God and Moon-god in ancient Turanian civilization. Thus, we see the reason why this Turkish expression was used as a "gognamen"These Turkish names, "GÜNEŞ", "GÖZ AN""GÖZ HAN" and "OGUZ HAN" were anagrammatized into the Greek word AGNOS.  Notice how difficult it is to see them in AGNOS.

Furthermore, even if her name
AGNES was from Latin AGNUS, meaning "lamb", we again see that this name is also from Turkish  because, AGNUS, rearranged as "GUS-AN", is an anagram of the Turkish word "GUZU-AN" meaning "lamb of sky" or "lambs".  In this context, Turkish GUZU means "lamb" and AN is the ancient Turkish "plurality" suffix.

***

Mother Teresa's mother - from url http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html :
Dranafile Bojaxhiu


"Agnes' mother, Dranafile Bernaj, ("Drana" means "rose" in Albanian) may have been of Italian descent although some reports indicate her family may have owned land in Serbia. She was more religious than her husband. When her husband died the family discussed religion more often then politics and their ties with the local church, Sacred Heart, got stronger. Drana set up a business of handcrafted embroidery and textiles, but life was certainly more difficult. Even so, Drana was apparently a charitable woman who helped widows and alcoholics
The name of Mother Teresa's mother is said to be Dranafila Bojaxhiu which is again interesting.  She is also given by the name "Dranafile Bernaj"  where "Drana" is labelled as  meaning "rose", http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html.  Actually, her first name Dranafila is also an altered Turkish name.  

The name
Dranafila is an anagrammatized form of the Turkish name "KARANFIL" meaning "carnation".  The name  Karanfil being a flower name in Turkish, like "gül" meaning "rose", is also a first name given to girls in Turkish culture.  In this anagram, Turkish "K" was first changed to Latin "C" (= K) and then alphabetically up-shifted to the letter "D".  Thus her first name was altered into Dranafila - a non-Turkish format.  Similarly her other last name given as BERNAJ (probably her maiden name) is actually Turkish BERNA or BERNAY which are Turkish names for girls. 

Of course, her mother's last name
Bojaxhiu is, as pointed out above, the Turkish name Boyacu (Boyaci) meaning "painter", such as the one who renovates houses.

Thus, in every sense her mother was a Turkish lady irrespective of her religion which artificially changes people's ethnic identity.

***

Mother Teresa's father - from url http://www.cosmicbaseball.com/mteresa01.html :
Nikolla Bojaxhiu



"The name "Bojaxhiu" means "decorator" or "painter" in the Albanian language. There are conflicting reports about her father's occupation. Some biographers say he was a grocer and that his family lived in poor circumstances (Ramnaraine)."

Now let us examine her father's name
NIKOLLA.

The name NIKOLLA is the Albanian variation of the Greek name "NIKOLAOS", etymologically, supposedly a combination of the words for "victory" (níkē) and "people" (laós).  This etymology is incorrect, misleading and is disinformation.  Actually, the source of the name  NIKOLAOS  is from ancient Turkish. 

T
he name NIKOLAOS, when rearranged as "AL-KONIS-O", is the anagrammatized form of  the Turkish expression "AL GÜNEŞ O" meaning "it is Red Sun", or in the form of "AL-KON-ISO", is the anagrammatized form of  the Turkish expression "AL GÜN IŞU"  meaning "it is red/golden sunlight". Turkish word AL (KIZIL) means "red, golden"; GÜN means "sun"; and IŞI (IŞU) means "light".

Thus, the first name NIKOLLA of Mother Teresa's father is also an anagrammatized Turkish name.  The Albanian form "Nikolla" is a variation of the name "Nikolaos" just like many other Christians names which are
variations of Nikolaos, that is, the Turkish "Al Güneş" and "Al Gün işi". Thus, we are dealing with a name that is related, by way of personification, to the sun and sunlight - as named in Turkish.  The name "St.  Nicolaus", is an example of this.

It is no wonder that every Christmas, this personification of the ancient Turanian "Sun-God" and "Sunlight",  appearing under the guise of "St.  Nicolaus", supposedly comes into Christian homes in his "red" and
"white" attire through "chimneys".  The very fact that "St.  Nicolaus" is dressed in "redis due to the Turkish "AL" (meaning "red") present in his name.  Sun rays always come into homes through openings on the side or the top.  A very impressive example of this ancient Turanian culture is the so-called "Pagan" temple of "PANTHEON" in ancient Rome.

The following picture of the Pantheon shows how sun rays are coming in
at the top of the dome through a great overhead circular opening, so called "OCULUS" in Latin.  Of course, the Latin name OCULUS is nothing but the anagrammatized form of the Turkish expression "ULU GÖZ"  (meaning the "Great Eye")  and "ULU KÖZ" (meaning "great fire") which are alternative descriptions of the sun in Turkish.  Please see my paper on the Pantheon at url: http://www.polatkaya.net/pantheon_yurt.htm.





"Sunlight"
entering the so-called "Pagan" temple of "Pantheon" through an "oculus".
Through my research,
I find that this ancient Turanian concept has been personified and evolved into what is now known as
"St. Nicolaos".
According to Christian understanding, St. Nicolaos enters Christian homes through chimneys, that is, "sooty openings",
during nighttime after all are asleep. This implies that the concept of Christian St. Nicolaos is either a personification of
"moonlight"
or "darkness".
It must be understood, though, that "Moonlight" is really sunlight reflected by the moon
and "darkness" is a lack of light


(Picture is from http://www.flickr.com/photos/8454450@N08/1251371389)


***


Mother Teresa had a sister named "Aga" and a brother named "Lazar" (Laz-Er) which are also Turkish names.


Thus, we see that Mother Teresa was clearly born into a Turkish family but somehow her Turkish identity is fully hidden and most likely, intentionally ignored.  It is difficult to think that the Church authorities did not know her Turkish background.  It probably was much more convenient for the purposes of the Church to hide her Turkish background rather than to declare it.

***

The name TERESA is also a Christianized Turkish expression .  When the name TERESA is rearranged as "ESADER", it is seen to be the Turkish expression "ISA'DIR" meaning "it is ISA" (i.e., "it is Jesus").  Thus, this "Christian" name has also been derived from the Turkish name ISA meaning "Jesus" by way of adding the Turkish suffix "DIR" to it.

***

After identifying her own names and also her parents' names above as Turkish, here, I would like to explain my insights into the term "canonization".

Oxford American Dictionaries defines the term "canonize" as :  "(in the Roman Catholic Church) officially declare (a dead person) to be a saint;  figurative regard as being above reproach or of great significance; sanction by Church authority."  ORIGIN late Middle English : from late Latin canonizare ‘admit as authoritative’ (in medieval Latin ‘admit to the list of recognized saints’ ).

Basically what this definition is saying is that if the Church canonizes something, that something becomes official LAW.

Now let us analyze the word
"canonization".

CANONIZATION, rearranged as "ON-CANON-IAZTI" is the anagrammatized and romanized form of the Turkish expression "ONa KANUN YAZTI" (ONU KANUNLAŞTIRDI) meaning "wrote a law for it", that is, "made it into law,  made it lawful".

Turkish word KANUN means "law"
ONA means "to him/her/it", YAZDI means "wrote", KANUNLAŞTIRDI means "made it into law,  made it lawful",

Similarly, the Latin word CANONIZARE means "
canonize, elevate to sainthood".

The Latin word CANONIZARE, rearranged as  "CANON-IAZER" is the anagrammatized and romanized form of the Turkish expression "KANUN YAZAR"  meaning "writes law", or, "makes into law"


There is a second Turkish expression related to sainthood that is embedded in CANONIZARE.

The Latin word CANONIZARE,
rearranged as  "CON-AN-IAZER" is the anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "KUN-hAN YAZAR" literally meaning "writes Sun-Lord", that is, "makes him/her a Sun-God". Turkish "KUN-hAN" ("GUN-HAN") means "Sun Lord, Sun-God".

Thus, canonizing a person, is not only officially approving and declaring (i.e., making church law) his/her services to humanity, but also allogorically declaring the person as"Sun-God" or "Sun Goddess". This makes the person a deity, that is, a "saint" which is "aziz" and "azize" in Turkish meaning "beloved, blessed; dear, holy, sacred, saint"

One
equivalent in Latin of the term "saint" is the word "sanctus".  When the Latin word SANCTUS is rearranged as "CUNASST", we find that it is the anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "GÜNEŞTI" meaning "it is Sun", (where the SS combination is a replacement of Turkish letter Ş, Turkish letters Z and Ç in other cases).  This again proves that "sainthood" is allegorically declaring someone as  "sun-god" (god of light) or "sun-goddess" (goddess of light), and thus elevating the person to a level of godliness.


In fact, the term "SAINT" is also from the Turkish word "ISTAN"

The term SAINT is the anagrammatized form of the Turkish word "ISTAN", which means "god", as it appears at the end of the
Central Asian country names - so-called Turkish  "ISTAN" countries.  The term ISTAN is from the Turkish names: IŞITAN meaning "that which lights up"; ISITAN meaning "that which heats"; and ÜSTHAN meaning the "the top-most Lord" - which are the definitions and descriptions of the ancient Turanian Sun-God and Sky-God. 

***

Thus, from whichever way we analyze Mother Teresa's background, we find that she has Turkish connection and, by way of canonization, she will be blessed with the hidden title of the ancient Turanian Sun-God (Sun-Goddess) as applied to other canonized people of the world. Gün-Han, meaning "Sun Lord, Sun God" was the name of the first son of the Sky-God OGUZ-KAGAN as noted in the Turkish epic story of the same name. Oguz is also the name of the Tur/Türk/Oguz peoples.

>From all of the above discussion, it seems that the Church has a tradition of hiding away anything it takes from Turkish civilization - by way of altering source names into a format that looks and sounds anything but Turkish - as they have done all throughout their existance.  When her Turkish background, as I have explained above, is not known, and she is always presented as Mother Teresa, or by other Christian names, then she is being portrayed ethnically as an Indo-European - which is misleading. 
With the new information I provided in this paper, most likely, Mother Teresa will also be known as "Anne Güneş Gonca Boyaci" in Turkish, that is, "Mother Sun (Sunlight) Gonca Boyaci"

Evidently, Mother Teresa
, who was one very specially gifted human being, whether she was converted to Christianity or not, has already earned the right to be a Sun-Goddess by her tireless service to humanity.  May the divine Sun-God, (i.e., "Al Gün-Han"),  bless her soul forever!

Best wishes to all,

Polat Kaya

29/10/2009




#2965 From: Kutlu Altay Kocaova <kutlualtay@...>
Date: Tue Nov 3, 2009 3:28 pm
Subject: Fotoğraf ve edebiyat dünyasının yeni nefesi www.kutlualtay.com yayında
kutlualtay
Offline Offline
Send Email Send Email
 


www.kutlualtay.com yayında. 

Fotoğraf ve edebiyat (yazı) dünyasına yeni bir nefes getirecek olan site, yayına geçti. İstanbul'dan birbirinden güzel fotoğrafları ve Kutlu Altay Kocaova'nın kendi yazdığı şiir, öykü ve yazılar ile kitap yorumlarını bulacağınız site, kapılarını size açtı...

Bayramın Gökkuşağı  Vapurda Bayram Sabahı  Kadıköy’de Bayram Sabahı




#2964 From: Polat Kaya <tntr@...>
Date: Fri Oct 23, 2009 4:42 pm
Subject: Words under the lans: the name "YERUSALEM" (JERUSALEM, HIEROSOLYMA, AL-QUDS or KUDÜS)
tntr@...
Send Email Send Email
 
WORDS UNDER THE LENS: THE NAME "YERUSALEM"

(JERUSALEM, HIEROSOLYMA, AL-QUDS or KUDÜS)


By

POLAT KAYA


Recently, a friend asked me about the etymology of the name Yerusalem.  Below is part of my response to him.  I wanted to share it with all my readers. 

Regarding the etymology of the name Jerusalem, I had given some initial information about it in my paper at  http://www.polatkaya.net/tut_cartouche.htm
Some of you may have seen the name Jerusalem there but in this paper, I will provide much more detail.  

First let us see what other forms this name also appears as.  From http://en.wikipedia.org/wiki/Jerusalem, we have the following:

The Semitic root of the name "Jerusalem" is sometimes thought to be "s-l-m" meaning peace,[13] harmony or completeness. A city called Rušalimum or Urušalimum appears in ancient Egyptian records as one of the first references to Jerusalem.[14] These Egyptian forms are thought to derive from the local name attested in the Amarna letters, e.g: in EA 287 (where it takes several forms) Urusalim.[15][16] The form Yerushalayim (Jerusalem) first appears in the book of Joshua. This form has the appearance of a portmanteau of yerusha (heritage) and the original name Shalem and is not a simple phonetic evolution of the form in the Amarna letters. Some believe there is a connection to Shalim, the beneficent deity known from Ugaritic myths as the personification of dusk.[17] Typically the ending -im indicates the plural in Hebrew grammar and -ayim the dual thus leading to the suggestion that the name refers to the fact that the city sits on two hills.[18][19] However the pronunciation of the last syllable as -ayim appears to be a late development, which had not yet appeared at the time of the Septuagint. In Greek and Latin it is transliterated Hierosolyma. To the Arabs, Jerusalem is al-Quds ("The Holy"). "Zion" initially referred to part of the city, but later came to signify the city as a whole. Under King David, it was known as Ir David (the City of David).[20



>From http://en.wikipedia.org/wiki/Shalim#Ugaritic_inscriptions, we have the definition for the Ugaritic word "SHALIM" as:

"Shalim (derived from the triconsonantal Semitic root S-L-M, and also romanized as Shalem, Salem, and Salim) was the name of a god in the Canaanite religion pantheon, mentioned in inscriptions found in Ugarit (Ras Shamra) in Syria.[1][2] William F. Albright identified Shalim as the god of dusk, and Shahar, as the goddess of the dawn.[3] In the Dictionary of deities and demons in the Bible, Shalim is also identified as the deity representing Venus or the "Evening Star," and Shahar, the "Morning Star".[1] "

As seen from this background information, there is quite a bit of confusion to the meaning of the name.  Hence the sources are not sure what they are talking about.  Now, let us see whether we can find a true meaning for the name of this ancient city from these "Jerusalem" related words.


First of all, when they say that "s-l-m" is the root of the name Jerusalem, it is not convincing.  This definition is a misnomer and a false argument. In the above given "Jerusalem" (IERUSALEM /
YERUSALEM) related words, the sole-consonants "s-l-m" is only a part of the whole word. Therefore, it cannot be the root.  Additionally, "s-l-m", in this form, is not a proper word.  It is only part of the skeleton of the word.  One needs to ask, what happened to the rest of the word?  To claim that "s-l-m" is a word or the root of Jerusalem is either ignorance or total deception - most likely the latter.  "s-l-m" only becomes a word when one fills in the space between consonants with wovels. 

If we regard the consonants as the skeleton of a word, the vowels would be regarded as the flesh that makes it a recognizable entity. We must note that people are not recognizable from their skeletons alone.  One has to have flesh on the bones in order to be recognized as an individual.  Words are also similar as vowels make up the "flesh" while consonants make up the "skeleton" of each word.  Thus claiming S-L-M as the root of Jerusalem is disinformation as well as misinformation leading to deception. 

Those groups who only use consonants as a word-base in their languages are surely hiding behind incomplete "words" and claiming a lot of complete words that are not theirs.  Representing words with just the consonants is a technique that has been used to
steal words and phrases of the Turkish language without being visible.  This trick has been used for thousands of years.

The name Jerusalem (Yerusalem, Ierusalem) is the name of a place.  Hence, the etymology of the name must be investigated accordingly. 

>From the above given references and also from other sources,
the name Jerusalem appears in the forms of  JERUSALEM, RUSHALIMUM, URUSHALIMUM, YERUSHALAYIM, Arabic AL-QUDS  (The Holy), Turkish KUDÜS, IR DAVID (the City of David),  Latin HIEROSOLYMA, Greek  IEROUSALEM and Ugarit  SHALIM / SHALEM / SHALAM. Each one of these names have been anagrammatized from Turkish phrases that define this ancient city in the ancient Turanian religious context. 


Let us examine these names for their make up:

1.    The name URUSHALIMUM, rearranged letter-by-letter as "ULU-ISHUMA-RM" or "ULU-SHUM-IRAM", is the anagrammatized form of the Turkish expression "ULU IŞUMA YEREM" ("ULU IŞIMA YERIM") meaning "I am the place of great shining", that is, "I am the place of dawn", or "I am the place where the sun rises", or "I am the Sun city". 

This refers to the name of the ancient Turanian "Sun God" and its "light" without which there would be no world as we know of.  The Sun-God, (GÜN TANRI) was the second most prominent deity in the ancient Turanian Sky-God, Sun-God and Moon-God religion.  Thus, this city built by ancient Turanian Turks was named as a "Sun City". Furthermore, SHU was the name of the god of "light" in ancient Masar (Egypt).  In ancient Masar (Misir), SHU was regarded  as the son of RA (the Sun God) and is definitely the Turkish word IŞU (IŞI) meaning "light".  Unquestionably, sunlight (IŞI) is the son of the Sun.

We must also note that at "dawn", the eastern sky at the horizon (Turkish TAN YERI) is gradually becoming illuminated by the rising sun, and hence, the dawning sun is the "morning star". The so-called term "SHAHAR" meaning "morning star" and the Turkish word "SEHER" meaning "early morning" appear to be related.  The word "SHAHAR" can be from Turkish "ISHI-HAR" ("IŞI KOR") meaning "shining fire", that is, the sun, or from "IŞIYOR" meaning "it is shining" or from "IŞI YER" (IŞI YERI) meaning "the place of light", that is, Turkish "Tan Yeri" (east) meaning the "dawn place".  Again all of these meanings refer to the sun, its light, and its dawning place (i.e., east). 

As the sun rises in the morning, the eastern sky becomes reddened which is described by the Turkish word AL meaning "red". Additionally, as the sun rises it appears AL (red) in color as well.
Thus again, a reference is made to the sun and the dawning place (east).  Similarly, at sunset, the western sky and the sun again turn red (AL) until "dusk" sets in.   But, since the term DUSK refers to "darkness", the name "Yerusalem" is not related to this concept.

Turkish ULU means "great"IŞIMA means "shining"GÜNEŞ means "sun"YER means "place"YEREM (YERIM) means "I am place".

***

2)    YERUSHALAYIM, rearranged letter-by-letter as "ULA-ISHMA-YERY", is the anagrammatized and Semitised form of the Turkish expression "ULU IŞIMA YERI" meaning "place of great shining", that is, "place of holy shining", or "place of Sun". Thus, again we find the same meanings as above in 1.

***

3.    IEROUSALEM, rearranged as "AL-OUS-IEREM", is from the Turkish expression  "AL OGUZ YEREM" meaning "I am the place of AL OGUZ". where the proper name "AL OGUZ" is the ancient Turkish name of God.  It must be noted that the Turkish word "AL", meaning "Red", is also in the name ALLAH.

This decipherment of
IEROUSALEM has two prominent meanings: 

In the first meaning, it
is "The Sun City" or "The City of God" because it contains the Turkish name OGUZIn this case, OGUZ (O-GÖZ) is one name of the ancient Turanian universal Sky-Father-God whose right eye was the Sun and whose left eye was the Moon.  With this meaning, the city name would mean "The city of God"

In the ancient Turanian religious understanding, the Sky-Father-God was the
creator of the universe which included the sun, moon, earth and everthing else in the universe.  However, the sun was regarded as the all-seeing right eye of God and the moon was regarded as the blind left eye of God. 

As a side note, this concept of God's right seeing eye and left blind eye was also in the form of Turkish expressions "ULU KOR GÖZ" meaning "great fire eye" and "ULU KÖR GÖZ" meaning "great blind eye" of the Sky-Father God.  One may recognize these names in their anagrammatized form of "LYCURGUS" in western writings.  Hystorically, some ancient Greek (Spartan) rulers took this Turkish name of the sun and the moon as their title, thus elevating themselves as a god.  

In the second meaning, it is "the city of Tur/Turk/Oguz" peoples
because it states that "I am the place of AL OGUZ". The name AL-OGUZ represents the Turkish people.  This clearly identifies that the city was built by the Turanian Tur/Turk/Oguz peoples. This is natural since the city was built by the Hyksos Kings, [Encyclopaedia Britannica, Vol. 12, 1963. (p. 9)], that is, the kings of the AVAR Turks and probably also the HAKAS Turks.  Of course, the Semites had nothing to do with this ancient Turanian Turkish city (IEROUSALEM) except that they have always wanted to usurp it by any means possible - as the Eternal City, that is, ROMA, was also usurped from the Turks.  ROMA was built by the Etruscan and Alban Turks in Italy and its initial name was "KIZIL ALMA" (AL ALMA) meaning "golden apple" and/or "Red apple".  The Sun is metaphorically, both a "Golden Apple" and a "Red Apple"Curiously, the Italian word  "MELA" meaning "apple", is the anagrammatized form of the Turkish word "ELMA" meaning "apple".

The ancient Turanians also called the sun:  ALOY (ALEV) meaning "flame"; 
AL-ÖY (AL-EV) meaning "red house"; "AL OD" meaning "red fire"; "AL BASH" meaning "red head"; "AL ALMA" meaning "red apple"; and KIZIL ALMA meaning "golden apple".

***

4)  
Greek  IEROUSALEM meaning "jerusalem", [DIVRY'S, 1988, p. 166, 534]. is very much the same as the IEROUSALEM discussed above in 3.

***

5)   The name "IR DAVID" or "IR DAVUD" meaning "City of David" is another name that verifies what I am saying.  The secret is knowing the real meaning of "DAVID" (DAVUD, DAVOD)

The so called "Semitic" name DAVID is an anagrammatized and Semitized form of the Turkish expression "DAV OD" (DEV OD) meaning "giant fire" which refers to the sacred fire of the SUN. Thus the source of the name
"DAVID" is not Semitic but Turkish. 

 Furthermore, the word IR supposedly meaning "city", in this case, is the anagrammatized form of the Turkish word "YER" (YIR) meaning "place".   Thus, the name "IR DAVID" is nothing but the anagrammatized, Semitized and the stolen form of the Turkish expression "DEV OD YERI" meaning "the place of the Giant Fire", in other words, "Place of the Sun" which corroborates the meaning I gave in the above decipherments.

The
Turkish word IR also has the meanings of  "word, speech; singing" and other meanings.

***

6)    Latin HIEROSOLYMA meaning "Jerusalem, [Cassell's, 1962, p. 114]. The Latin word HIEROSOLYMA, deciphered in the form of "OLO-ISHMA-YER", is the anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "ULU IŞIMA YER" (ULU IŞIMA YERI)  meaning "place of great lighting", that is, "place of great shining", or "the place of dawn" or "The City of the Sun".

Additionally, this Latin name  HIEROSOLYMA, deciphered in the form of  "ISHO- OLMA-YER", is the anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression  "IŞU- OLMA-YERI" meaning "the place of becoming lighted (lit)", that is, "the place of dawn", or "the place of rising sun".  

Furthermore
, the Latin word HIEROSOLYMA, deciphered in the form of "AL-OHOS-YERIM", is the anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression "AL OGUZ YERIM"  meaning "I am the place of Al Oguz", that is, "I am the place of Tur/Turk/Oguz peoples".


And finally, the Latin name  HIEROSOLYMA, deciphered in the form of  "AL-ISHEYOROM",  is the anagrammatized and Romanized form of the Turkish expression  "AL IŞIYORUM" meaning "I am shining red/golden".  Of course, this is a definition of the golden and red shine of the great fire of the dawning sun.  It is no wonder that the so-called "AL AQSA MOSQUE"  in HIEROSOLYMA (Jerusalem) has a "Golden Dome"

All of these correct and harmonious meanings found in these decipherments are due to the amazing linguistic qualities of the Turkish language which is a fantastically expressive language.  It appears that the Turkish language was designed by some astonishingly advanced minds of ancient Turkish ancestry that believed in the Sun-God, the Moon-God and the universal Sky-God concepts - some thousands of years ahead of all later religions. Evidently, they developed the agglutinative and monosyllabic language of TURKISH, that is, "THE SUN LANGUAGE" ("GÜNEŞ DILI" in Turkish) appropriate for their Sun religion. 

***

7)    In the case of the so-called Arabic name AL-QUDS  meaning "The Holy", we must note that when this name is rearranged as "QUDSAL", it is simply an anagrammatization of the Turkish word "KUTSAL" meaning "holy".  Hence, its source is unquestionably Turkish rather than "Arabic".  SUN being regarded as God which is a "holy" concept, then, it is proper that a city built for the sun and sun light be called "The Holy City".

Turkish word KUTSAL comes from the verb "kutlamak" like the other Turkish words such as KUT, KUTLA, KUTLU, KUTSU, etc..

Here it is important to note that even the so-called English word CONGRATULATION, is an anagrammatized and Anglicised word from Turkish.  This we see when the word CONGRATULATION is deciphered as "CANTAN-GUTLOIOR", we find that it is the anagrammatized form of the Turkish expression "CANDAN KUTLUYOR" meaning "he/she wishes you by all his/her heart to be holy", that is to say, "he/she congratulates you".

>From all this, it can readily be seen by wise men how special cabalistic interest-groups have been looting the Turkish language, civilization, history and even the Turkish peoples for themselves throughout the ancient history and even at present.

***

8.    The Turkish name KUDÜS, which is the Turkish name for Jerusalem, when inspected in the form of "KUD-ÜS" (KUT ÜS), means "Holy place" or "Holy Camp ground".  When the Turkish name KUDÜS is inspected in the form of "KUT-US", it means "Holy wisdom"

Turkish word KUT means "holy",
ÜS means "base; basis; foundation; military installation, military camping place", US means "wisdom"

***

After all of the above analysis , I would like to return the the Turkish expression
"ULU IŞIMA YEREM" ("ULU IŞIMA YERIM") describing the name of URUSHALIMUM (Jerusalem).  This expression has two implications:

1.  In one, the expression refers to a place where sun and
light worshipping was of prime interest  as I explained above.  After all, without our sun, no living beings would exist on earth.   So in reality, our Sun is our "God".  This was clearly explained in the religious texts of ancient Masar which is incorrectly called "Egypt".

2.  In the other,
the expression refers allegorically to a place which is known as the human head that has been enlightened by wisdom.

In ancient Turanian understanding, the wise (that is, BILGEMI
Ş  in Turkish;  BILGEMIŞ was also the original name of the so-called "GILGAMESH" epic story of the Sumer) head of man is an enlightened head.  A wise man with wisdom shines among others like a rising sun.  Therefore, the effect of an enlightened man on his/her immediate environment and on the world can be like the effects of the sun and its light.  With the rising sun, life becomes alive in every sense and suddenly the sleep mode is converted into a living mode.  Similarly, "knowledge and new enlightenment" make people alive rather than being in a paralyzed in a state of darkness.

Evidently, the ancient city of Jerusalem built by the so-called Hyksos (Avar Turks), the Asiatic
"Shepherd Kings", was considered one such place since Turks were the Sun (GÜN) worshipping and also "wisdom" (Turkish, US, AKIL, BILGI, BILGEMIŞ) searching people, it was natural for tham to call the new city by such a name. 


The human "eye", Turkish "GÖZ" is one of the most effective information gathering organs that nature has given to man and also to all living beings.  However, the eye functions most effectively in the presence of sunlight.  Ancient Turanians called the SUN (GÜN, GÜNE
Ş) and MOON (AY) by the name "GÖZ" (meaning "eye") also.  After all, they regarded the Sun and Moon as the eyes of the Sky-Father God.  This means that the ancient Turanians were the first ones who gave the so-called "monotheistic" religion to the world - not others. Certain secretive groups have usurped this ancient Turanian concept and tradition and claimed it as their own.


It can be said that the Semites had no relation in the make up of the city of
URUSHALIMUM (Jerusalem).  Semites were the "wind" believing peoples.  WIND is "YEL" in Turkish.  Thus, the Semites took this Turkish word "YEL" and turned it into "EL" (hence, ELOHIM, from Turkish "YEL-AGAM" meaning "my wind lord"), and gave it as one name of their god - all the while falsely claiming "EL" as a word of their "Semitic" language that did not exist before they anagrammatized "Semitic languages" from Turkish. 

It must be noted that Turkish AL and  EL (YEL)  are very closely sounding Turkish words.  One of them can,
very easily, be taken in place of the other.  It is clearly seen that there is a secretive free-ride on the shoulders of the Turkish language.  The Semites  have deceptively used the Turkish word EL as if it was a word of a "Semitic" language supposedly unrelated to Turkish. 

The terms AL and EL (YEL) were represented with the symbol of "hand" which is also the word "EL" in Turkish.  This representation we see clearly in the  military standards of the
ancient Roman empire.  We also see this in the Christian religious paintings on the church ceilings - and also in the protective sun rays, each ending in a "hand" (el), that shower the ancient Masarian (MISIR) king so-called "Akhenaten" - who is claimed to have changed from "AMEN" (AMUN) believing to Ra (Sun) believing. 

I would like to add a few explanations regarding this name
"Akhenaten".

First, the ancient Masar kings called themselves PERU which was a form of the Turkish word "BIR O" describing the Sky-God (Gök Tanri).  This Turkish name was Semitized as PHARAOH which is the anagrammatized form of the Turkish expression "BIR O AGA" meaning "only   He/She/It   is the Lord".  The ancient Turkish Masarian kings, after being deified as God and also being the representative of God on earth,  called themselves as PERU (BIR O) meaning "Only he" or "God he is".


The name AKHENATEN read from the hieroglyphic writings, is actually a Turkish title expression having multiple very subtle meanings:

a)    The name AKHENATEN read in the form of "AK HEN ATa EN" would be Turkish expression "AK HEN ATa AN" meaning "White Lord is Father Sky".  This expression describes sun as AK HAN meaning "White Lord".  The Sun is the one that lights up the sky and everything in its environment.  

Turkish ATA means "father" and AN means "sky" and HAN means
"lord, ruler, king". Thus this expression describes the sun as the "father" of sky, that is, as a creator.  The title is unquestionably is Sun related and is in Turkish.

b)   "AKHa AN OD AN", with D to T change, 
meaning "Sky Lord is the Sky Fire", that is, "The Lord of the Sky is Sun".  This definition replaces ancient Sky-God Amen (Amun) with the Sun as this king is known to have done. 

Here we must recall that this king had the earlier name of "AMENHETEP".   In this title he carries the name AMEN (AMUN) in his title as opposed to he having the name of ODHAN (OD-AN, GÜNHAN).  The name AMENHETEP is an anagrammatized Turkish title name  "AMEN AGA TEPE" meaning "AMEN (AMUN, EMIN) AGA is the Top Lord".  So the name is again Turkish contrary to continous disinformation.

Turkish word AGA means "lord, ruler, king",
TEPE means "head; hill, mountain top"AGATEPE means "head-lord, chief-lord, the very top ruler".
 

c)   "AKa-HAN OD AN" 
meaning "Great-Lord is the Fire of sky", that is, "The Great-Lord is the Sun".  This refers to the king declaring himself as the Sun.  This replaces the King's earlier title of "AMENHETEP" in which he claimed god Amen as the top lord rather than the Sun. 


d)   "AKa-HAN OD-hAN"  meaning "Great-Lord is the Fire-Lord", that is, "The Great-Ruler is the Sun-God (GÜN-HAN)".  Turkish GÜN-HAN, meaning the "Sun-Lord", was the name of the first son of the six sons of OGUZ KAGAN in the ancient Turkish epic story.  This again refers to the king declaring himself as the sun.

Turkish words OD means "Fire", 
OD-AN means "Fire of sky",  ODHAN means "Lord Fire" (sun-god, Gün-Han),  AN means "sky; time; plurality suffix. ",  AMEN (O-MEN)  means "he is me",  AMEN (MEN O)  means "I am Him".

It must be noted that this Turkish expression embedded in the name "AMEN" (AMUN) is the source of the well known saying that "God created man in his own image".

It could have
readily been said that "Man imagined God in his own image". 

The name AMEN (AMIN, EMIN) is also the Turkish male name  "EMIN".  
In the female form , it is the Turkish name "EMINE" which is a widely used name for woman in Turkish culture. 

Also
the name AMEN (AMIN, EMIN) is one very ancient Turkish name for the Sky God (GÖK TANRI in Turkish) that prayers in many religions repeat "AMEN" or "AMIN" after their prayers. This shows how widespread the ancient Turanian civilization was. 

Other Turkish meanings embedded in  the name "AKHENATEN " were also given in my paper http://www.polatkaya.net/amina_an_han-kisi.htm, which described the Sun-God and the Peru (Pharaoh) "AKHENATEN " as "UTU AN" meaning "sun god of sky" and as "UT-AN" meaning "the bull of sky".

***

In view of all this, now let us examine the name YERUSALEM.  Evidently the original form of the name has gone through some alterations by different cabalistic groups as I noted above.  I see the following Turkish expressions embedded in this name:


a)    When the word YERUSALEM is rearranged (deciphered) in the form of
"AL-US-YEREM", (AL-US-YERIM) we see the the Turkish expression "AL US YEREM" meaning "I am the place where wisdom is" - which is the "human head", that is, "BAŞ" (TEPE) in Turkish. So allegorically, the name refers to the human head where all knowledge and knowledge creation takes place.  Of course with that knowledge, one can accomplish anything.  The more knowledge one has, the more you can accomplish.


b)    When the word YERUSALEM is rearranged (deciphered) in the form of "US-ELMA-YER", we see the Turkish expression "US OLMA YER" meaning "the place where wisdom becomes" - which is again the "human head".   So allegorically, the name refers to the human head where all knowledge and knowledge creation takes place.

c)    YERUSALEM
is rearranged (deciphered) in the form of "US-ELMA-YER", we see the Turkish expression "US ELMA YER" (US ALMA YER)  meaning "place of wise-apple" which again refers metaphorically and allegorically to the "red/golden apple (i.e., the sun)" which created the necessary conditions that created all kinds of beings of unimaginable and uncomprehensible complexity and beauty on earth

Similarly, the human head is, metaphorically and allegorically, a "red/golden apple".  It has created all kinds of wisdom.  First, the capability of speaking a language, then, writing and reading it, and with that, all kinds of learning and creating wisdom in all fields of science and technology with extreme complexity and beauty as well as ugliness and evil. Turkish expressions such as "AL BAŞ, KIZILBAŞ, ALEVI, ALBAN, ALBENIZ" all refer to a "red/gold shining head" and are the continuation of that ancient Turanian understanding of the sun and man.  In ancient times Turanians painted their faces red to show that they were "AL BAŞ" believing peoples.  So did the ancient Masarians (so-called Egyptians) and the ancient Native Americans originally from Turan.  Ancient Turanian Tur/Turk/Oguz peoples wore a "RED CROWN" (AL-TAC, AL FEZ) and their womenfolk still wear "red silken diadem", That is "Al baş bagi" to show that they were believers of this ancient Turanian religious tradition.  The Turkish women decorate their heads in the most exquisite and colorful headdresses that have the dominant color "red" (al)

d)    When the word YERUSALEM is rearranged (deciphered) in the form of "US-AL-MA-YER", we see the Turkish expression "US AL MA YER" meaning "the wise sun moon place".  In this Turkish expression AL refers to the Sun and MA (MAH)  is the name of the moon (ay) in Turkish.  So, again, allegorically and metaphorically, the name refers to the sun and the moon - which were regarded as the eyes of the Sky-God.


e)    When the word YERUSALEM is rearranged (deciphered) in the form of "US-EL-MA-YER", we see the Turkish expression "US YEL MA YER" meaning "wise wind and moon place". In this case, this Turkish expression describes the secret Judeo-Christian beliefs in the "wind" and the "black moon" - which are all disguised under a religious umbrella. 


Thus, the name Yerusalem is metaphorically referring to the Sun and the Moon and the human head as places of infinite "wisdom" as my above decipherments show.  All deciphered expressions are in Turkish but they have been altered or arranged in such a way that the name Yerusalem becomes unrecognizable as Turkish. 

***

In my Tutankhamen paper at http://www.polatkaya.net/tut_cartouche.htm in which the following is written. The reference source is the book by a writer named Raymonde de Ganse, [Raymonde de Ganse, "TUTANKHAMEN", Editions Ferni, Geneva, 1978. (p. 33)], also writes the following:

""Since the Theban Dynasty, in about 1200 B.C., had liberated Egypt from the hated Asiatic invaders, the Hyksos, the God of Thebes, Amun ("What is hidden"), had become virtual co-regent of all Egypt.  And with him had come a veritable army of priests and ambitious and greedy officials  who wielded substantial power while controlling incredible wealth.  The situation was ripe for a stemming of the power of the priesthood and this was brought about, almost from one day to the next, by the efforts  of a philosopher-king (often compared to Marcus Aurelius) who toppled the all powerful into illegality."

What this means is that what happened in Babylon was also happening in Masar (Misir).  The cabbalistic gypsy priests had climbed to the top of the hierarchy and were ruling Masar together with the King of Masar. The "top" priest representing the Sky-God Amen (O men, Amun) was ruling ancient Masar. Thus the kings were taken under the control of priests under the guise of "godliness" and the wealth of the country was owned and controlled by an army of gypsy priests.  The so-called "the hated Asiatic invaders, the Hyksos" were actually the OGUZ peoples who ruled ancient Masar, which was a Turanian state, for about 200 hundred years, that is, Dynasties XV and XVI, before they were expelled.  Hyksos were particularly the "AVAR" Turks who also built the city called "AVARIS" in the delta area of the Nile.  It is also said that it was the Hyksos who built the city presently called "Jerusalem", [Encyclopaedia Britannica, Vol. 12, 1963.
(p. 9)].

Hyksos were OGUZ people as the name indicates so and were "okuz" (ox, cattle) owners, and for that reason, they were also called the "Shepherd Kings".  The Hyksos being identified with the Israelites or the Arabs is a bogus attempt to take over and obliterate another Turanian Turkic title.  They ruled ancient Masar for about 200 years. The city of Jerusalem was not a Semitic city as is falsely claimed.  Its Arabic name "AL KUDS" and Turkish "KUDÜS" comes from The Turkish expression "KUT US" meaning "sacred wisdom" referring not only to the divine wisdom of God but also to the wisdom of the knowledged (bilgamesh, ermish, tanrilasmis) human head (i.e., the mind). The expression "AL KUD US" in Turkish makes the meaning of the city become "AL's Sacred Wisdom".  "AL" (KIZIL), meaning "Red" and "Golden", was the name of the sky deities Sun, Moon and the universal Sky-God of ancient Turanians. That is why the "Dome of the Rock" mosque has a "Golden" dome on it. "


That Masarian king who cut off the powers of the all-powerful AMUN priests was the Peru (Pharaoh)
so called "AKHENATEN" whose title I explained above. 

Those all powerful Amun priests were the Semitic and
Greek black-magic priests who infiltrated into this most ancient Turanian state in order to learn from them the ancient Turanian wisdom, get into the control of state and destroy it altogether in time, and finally own it.  This is evident by the new altered name "Egypt" meaning "Gypsy" after their own identity, that they renamed this ancient empire of the Turanian Tur/Turk/Oguz peoples

***


As can be seen, the so-called name "Jerusalem" is a name that was sourced from Turkish title expressions for a city that was built by the ancient Tur/Turk/Oguz people.
So, it can be said that the city presently named JERUSALEM (YERUSALEM), with the ancient names of RUSHALIMUM, URUSHALIMUM, YERUSHALAYIM, AL-QUDS, KUDUS, IR DAVID, HIEROSOLYMA,  IEROUSALEM and SHALIM, has actually been named after ancient Turanian religious, philosophic and mystic concepts.  

Evidently, the ancient Turanian world was not only
obliterated, but also completely stolen by certain deceptive and secretive cabalistic groups.  Regarding the ancient Turanian world and history, people have been conned very badly!


Best wishes to all,

Polat Kaya

22/10/2009





#2963 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Mon Oct 12, 2009 1:59 pm
Subject: Fw: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA...
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Değerli dostlarım,

 

Bir haftadır, ufak gibi görünen, ama özen göstermeseydim kötü sonuçlara yol açabilecek bir sağlık sorunu yaşamaktayım. Geçen Pazartesi akşamı MEÜ Çiftlikköy yerleşkesinde verilen (bedava değil, ücretli) orkestra konserinden dönüşte, Üniversitenin kente ulaşım hizmetinden yararlanıp MEÜ otobüsünden Kapalı Spor Salonu köşesinde inerken tutunduğum yere takılıp ezilen ve kesilen sağ el küçük parmağımdan, o küçücük parmaktan oluktan akar gibi nasıl aktı o canım kanım diye hayretler ediyorum. Otobüs sürücüsünün ilgisizliğine hayret ettiğim gibi, bütün iyi niyetime ve umutlu beklentilerime rağmen MEÜ Rektörlüğüne de hayret ediyorum.

 

Bu süre içinde olanları öğrenen dostlar ve değirmende duyan sağır Sultan bile ziyaret ederek veya yazarak bana geçmiş olsun dileklerini ileten herkese teşekkür ediyorum. Arkadaşlık, dostluk ve insanlık bunu gerektiriyordu ve sizler insanlığınızı yaptınız, var olun!..

 

Bir haftalık süre içinde, MEÜ Rektörlüğü, Tıp Fakültesi ve Hastanesi henüz ses vermemiş olmakla, bana değer veren, saygı duyan insanlara da saygısızlık etmiş oldu, en azından…

 

MEÜ’den umudu kesince, bu sabah kadim dostumuz can hemşerimiz Prof. Dr. Esat Yılgör’e ulaştım.  Meğer o da MEÜ’den emekli olmuş, yeni bir üniversite kuruluşunu tamamlamışlar. Bu güzel haberi kendisi ve girişimciler kısa sürede kamuya açıklayacaklar. Asıl önemlisi, Dr. Yılgör gönülden ilgilendi benimle. Öğlen yemeğine de götürdü beni, gönlümü aldı, beni can kulağıyla dinledi. Kadir bilirlik, insana değer vermek bu demektir. Allah gönlüne göre versin.

 

Öğünmek gibi olmasın, bana karşı ilgisizlik herhangi bir yararlı insana yapılmış gibi ağrıma gidiyor. Çünkü kendimi biliyorum, beni bilenler de biliyor, Mersin’e ve insanlığa yararlı işler yapa gelmekteyim. Dr. Yılgör, aynı zamanda Mersin Sistem Tıp Merkezi’nde de sorumluluk almış, bilmiyordum. Kendisine teşekkür eder, yeni atılımlarında başarılar dilerim.

 

Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Yılgör, Sistem Tıp Merkezi’ndeki ilgili doktorla ön görüşme yapıverdi ve muayene giriş işlemlerimi de yaptırıverdi. Saat 13 sularında benimle birlikte Plastik Cerrah Dr. Emrah Arslan ile muayene sırasında bulundu, kendi hastalarından izin alarak. Toplum adına gönüllü işler yapanlar yakınmasınlar, böyle duyarlı ve sorumluluk duygularıyla dolu insanlarımız da var. Darısı duyarlı ve yararlı olmak isteyenlerin başına. Koçanı benim başıma. Püskülü de, saygısız, kendini bir şey sanan değer bilmezlerin başına.

 

Dr. Arslan parmağımın ameliyatına gerek olmadığını, zamanında müdahale edildiği için tehlikenin atlatılmış olduğunu, kopmuş olan sinirlerin de kendi kendini tamir edeceğini; iltihap durumu olmadığından hapları da kesebileceğimi söyledi.

 

Mersin Üniversitesi’nde mevcut Rektörlük yönetimi olduğu sürece onlara benden destek yok diye düşünürken bu olumlu bilgiye sevindim ve bu sevincimi sizlerle paylaşıyorum, dostlar. Sağlıcakla kalın, 12.10.09

 

Mehmet Ali Sulutaş

Sağlığa da duyarlı bir yurttaş-------------------------------------------------

--- On Sun, 10/11/09, mehmet ali sulutas <malisulutas@...> wrote:
From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Subject: Fw: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA...
To: "MeU Dr Esat Yilgor" <dryilgor@...>
Cc: "MSTB YK Huseyin Yildiran" <huseyinyildiran@...>, "MSTB YK Mersinliler Der" <turgayoktar@...>, "MSTB YK Gen Sek Karayolları Der Bsk" <sertacberber@...>, "mas" <malisulutas@...>
Received: Sunday, October 11, 2009, 1:06 PM

Esat Bey,

Size iletmeyi istemekle istememek arasında gidip geldim ve sonunda sizi de bilgilendiriyorum. Doktorsunuz, Dekanlık yaptınız ama her şeyden önce insansınız ve insanlara insan gibi davranırsınız. Şu anda yaralı parmağımı unuttum, psikolojik sağlığımı düşünmeye başladım. Öyküyü anlatmayacağım, yönlendirdiğim iletide her şeyi anlattığımı sanıyorum.

 

Gözümüz gibi koruyup arka çıktığımız MEÜ’nün Rektörü ve Rektör Yardımcısı (Berika Hanım) beş gündür e-postalarına bakmamış ya da baktırmamış olabilirler mi? Tıp Fakültesi Dekanı bu kadar ilgisiz olabilir mi? Aklım havsalam almıyor. Üstelik ben sıradan bir yurttaş olmanın ötesinde bu Üniversitenin kurulmasında yırtınan, daha sonra da arka çıkan, eski bir öğretim görevlisi vs. Değirmendeki sağır Sultan bile duymuş, patronların kılı kıpırdamıyor.

 

Sanıyorum, sonraki adımlarım bir Basın Duyurusu ve bir sonraki adım da dava açmak olacak. İşte bu aşamada sizin bilginize iletiyorum, sonra, Rektörün Mehmet Çalışkan’a dediği gibi, “Haberim olsaydı…” demeyesiniz. Esenlik dileklerimle saygı ve sevgilerimi sunarım.

 

Mehmet Ali Sulutaş

Duyarlı bir yurttaş

327 4749; (532) 606 5776 -------------------------------------------------

--- On Sat, 10/10/09, mehmet ali sulutas <malisulutas@...> wrote:
From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Subject: Fw: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA...
To: tipiletisim@...
Cc: "MeU Berika Ipekbayrak Rektor Y" <bipekbayrak@...>, "MeU Basin" <basin@...>
Received: Saturday, October 10, 2009, 5:53 AM

MEÜ Tıp Fakültesi Dekanlığına,

 

Sayın Dekan,

 

Üniversite Rektörümüze gönderdiğim aşağıdaki bilgilendirme iletime Rektörlükten, dört tam gün geçmiş olmasına rağmen henüz bir yanıt alamadım. Evet, görünmez değil, aslında, bu bir gizli görünür kaza. Başta pek önemsemez gibi oldum, ama Tece’de mi, Tömük’te mi bir gencin, avludaki telin elini sıyırmasından kangren olup öldüğünü duyunca, pisi pisine giden süslü Niyazi olmak istemediğimden önemsemeye başladım. Bu kaza MEÜ otobüsünde değil de bir toplu taşıma otobüsünde olmuş olsaydı, şimdiye kadar çoktan dava konusu yapmıştım.

 

Salı günü Toros Hastanesi Yenişehir Polikliniği’nde muayene olup, pansuman yaptırdım; Toros Hastanesi Merkez binasında tetanos aşısı yaptırıp, Gülnar Eczanesi’nden (Klamoks ve Dolorex) ilaçlarımı aldım. Bugün son pansuman yapıldı ve sargı çıkarıldı, 3-4 gün ertelemek zorunda kalmıştım, bugün yıkandım. Sudan sakındığım parmağımın uç kısmı hâlâ morumsu.

 

Bir hafta önce, Kültür Müdürümüz Mehmet Çalışkan’ın oğlunun ameliyat olduğunu duyduğu zaman, “Benim haberim olsaydı…” diye ilgi gösteren Rektör’e göre benim parmağımın yaralanması, derisinin kesilip pansumana ve tedaviye gerek görülmesi önemli değil mi acaba?

 

Değirmendeki sağır Sultan duymuş, parmağımı MEÜ otobüsünün bir yerine kaptırdığımı ve tedavi altına alındığımı da, Rektörlükten ne bir “Ah-vah!” ne de “Oh olmuş!” ya da “Getir parmağına bir de biz işeyelim…” diyen olmadı henüz. Doğrusu havsalam almıyor bu sessizliği ve ilgisizliği. Üniversitenin kuruluşu için terleyenlerden olduğumu; Çukurova Üniversitesine bağlı olduğu yıllarda Mersin Turizm Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak ders verdiğimi; Kanada Büyükelçiliği Onur Temsilcisi olduğumu; Mersin Sivil Toplum Birliği Kurucu Başkanı olduğumu belirtmeme gerek var mı bilmem. 10.10.09

 

Dikkatinizi çeker, ilgilenmenizi dilerim.

 

Mehmet Ali Sulutaş, MBA

327 4749; (532) 606 5776

-------------------------------------

--- On Wed, 10/7/09, mehmet ali sulutas <malisulutas@...> wrote:

From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Subject: BİLGİ: GÖRÜNMEZ KAZA...
To: "MeU Suha Aydin Rektor" <saydin@...>
Cc: "MeU Berika Ipekbayrak Rektor Y" <bipekbayrak@...>, "Kemal Rastgeldi" <krastgeldi@...>
Received: Wednesday, October 7, 2009, 9:42 AM

Sayın Rektörümüz,

 

Pazartesi akşam MEÜ Akademik Oda Orkestrası’nın iyi katılımlı güzel konseri sonrasında Üniversite otobüsüyle eve dönenlerdenim. Bu hizmeti devreye soktuğunuz için teşekkür ederiz. Kapalı Spor Salonu köşesinde 21:30 dolayında otobüsün ön kapısından inerken, tutunacak yer bulamadım herhalde ki, sağ elimle en ön koltuk önündeki çıkıntıya tutundum, basamakları inmek istedim. Gövdem bir iki basamak indi ama elimi kurtaramadım.

 

Basamaktan geri çıkarak takılan küçük parmağımı geriye doğru itip acı içinde kurtardım. O parmağımdaki yüzük ince bir çıkıntıya takılmış olmalıydı. Ön koltukta oturan Dırahşan Bulut ve yan koltukta oturan tanımadığım bir başka bayanın heyecanlı bakışları arasında, yaralı  parmağımı da göstererek sürücüye, umursadığını sanmadığım bir tek söz söyledim:

 

“Kaptan, burada keskin bir metal var galiba, orayı düzelttirin, yoksa başınız ağrır…” Sürücü gazlayıp gitti, hiçbir şey söylemeden ve kılını bile kıpırdatmadan, toplu taşıma sürücüleri gibi. Öğrencilere ve personele de öyle kayıtsız mı kalıyor acaba, bay sürücü?..  

 

Otobüs uzaklaşırken parmağımın sızladığını hissettim. Deyim yerindeyse, kaynak gibi kan akıyordu. Telaşlanmadım dersem yalan olur. Yüzük eğilip bükülmüştü, parmak şişmişti. En yakın sağlık ocağını bulmak dürtüsüyle Silifke Caddesi üzerinde, dükkânını kapatmak üzere olan bir esnaftan yardım istedim. Kanı durdurmak, kesik yarayı bir ilaçla kapatmak lazımdı. Kolonya ile parmağımın kanını biraz sildik ama kesik deriden kan akmaya devam ediyordu. Bir yara bandı ile işi kapattım sanıyordum. Eve vardım, tek başıma daha fazla ‘ilk yardım’ bakımı yapamazdım. Tekrar giyinip çıktım, yüzüğü kestirip doğru sargı işi yaptırmalıydım.

 

Gece Topçulardaki ‘Duygu Tıp Merkezi’ne yürüdüm. Orada bir hemşire ilgilendi, kesici aleti olmadığı için yüzüğü kesip çıkaramadık. Tentürdiyot gibi bir ilaçla yıkadığı parmağımı sarıp sarmaladı hemşire hanım. Salı günü o sargıyla geçiştirdiğimi sanıyordum. Sargı dışında kalan parmak ucumun renginin koyulaşıp siyaha doğru dönüşmesi, kangren olasılığını çağrıştırdı ve bu sabah 9:30 dolayında Toros Hastanesi Yenişehir bölümüne pansuman için gittim. Kayıt işleminden sonra hemşire hanım önce sargıyı çıkardı ki o bölge şişip garip bir renk almış. Önce yüzüğü kestirip çıkartmam ondan sonra pansuman yapılacağı söylendi. Ev yakınındaki Ender Elektronik sahibinin yardımıyla yüzüğü kesip çıkardık ve pansuman için geri döndüm.

 

Bu kez, kangren olasılığını saptamak için Dr Ramazan Kılıç’ın muayene etmesi gerekiyordu. Klamoks ve Dolorex’li bir reçete yazarak, tetanos aşısı yaptırmak için Toros Hastanesi Merkez Acil bölümüne gönderdi. Hemşire de şiş ve morarıp kararmış yarayı ilaçlayıp sardı.

 

Sonra Acile gidip tetanos aşısı oldum. Bir ay ve bir yıl sonra ve her beş yılda bir yeniden aşılanmak üzere, ağır aksak olağan yaşama döndüm. Görünmez kaza dedikleri bu olsa gerek. Akacak kan damarda durmazmış elbette. Ama bir aksaklık ve aymazlık varsa düzeltilmeli…

 

Bu vesileyle, hoşgörünüze sığınarak Üniversite bünyesinde çok kullanılan yabancı kaynaklı sözcük ve kavramlar yerine Türkçe karşılıklarının kullanılmasını sağlama bağlamında bir çalışma yapılmasına önayak olabilirseniz Türkçemize hizmet etmiş oluruz. Sözgelimi, ‘kampüs’ yerine ‘yerleşke’, ‘detay’ yerine ‘ayrıntı, ‘enformasyon’ için ‘bilgi/danışma/tanıtma’ denebilir. Ayrıca ‘aktivite’, ‘aksiyon’, ‘fonksiyon’, ‘opsiyon’, ‘tansiyon’  gibi sözcükler de arındırılabilir.

 

Üniversite yeni eğitim-öğretim yılı açılışını yazdığım yazımı bir kez daha ekliyorum. Bilginize saygılarımla sunarım. 7 Ekim 2009

 

Mehmet Ali Sulutaş

327 4749; (532) 606 5776

----------------------------------------

Mersin Üniversitesi, Çarık ve Çizme / Mehmet Ali Sulutaş

 

Çağrılı olduğum bir törene katıldım 30 Eylül 2009 Çarşamba günü, Türkiye’nin tek köy üniversitesi olan Mersin Çiftlikköy’deki Mersin Üniversitesi’nde. Ana yerleşkede Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk anıtı önünde çelenk sunumu, saygı duruşu ve çocuklar korosunun okuduğu ulusal marşımızdan sonra Prof. Dr. Uğur Oral Kültür Merkezi A Salonu’ na geçildi.  Pek çok öğretim üyeleri binişleriyle (1), protokol üyeleri, konuklar ve öğrencilerin hazır olduğu tören, internet aracılığıyla Tarsus, Erdemli ve Silifke yerleşkelerinde de izlendi.

Saygı duruşu, MEÜ Akademik Oda Orkestrası eşliğinde ulusal marşımızın okunmasıyla sürdü tören. Gönderilen kutlama iletileri okunduktan sonra Orkestra, birkaç hafta önce ışığa kavuşan ünlü besteci Nevit Kodallı’nın bazı yapıtlarını seslendirerek bu konserin ona adandığı belirtildi. Nitelikli kadrosu, modern tesisleri, kullandığı yüksek teknoloji ve sahip olduğu eğitim kalitesiyle uluslararası standartları yakalamış bir üniversitenin açılış törenindeyiz...

Açılış konuşmalarında Öğrenci Konseyi Başkanı Serhat Karakoyun, ülkenin gelişimini sadece bilimle eşdeğer görmenin ve sorunları çözmek için sadece bilimin ışığında çalışmanın yetersiz kalacağını söyledi. “Aynı zamanda, medenî milletler seviyesine getirmek için vatanımız için de çalışmalıyız,” diyen Başkan,  öğrencilerin beklentilerini belirterek topluma bir çağrıda bulundu, öğrencilere sahip çıkılmasını istedi...

Üniversite Rektörü Prof. Dr. Suha Aydın, konuşmasına Nevit Kodallı’yı anarak başladı. Kentin gelişiminde ve yaşamın biçimlendirilmesinde önemli bir unsur olan MEÜ’nün kuruluşundan beri benimseyip uyguladığı çağdaş değerlere vurgu yapan Aydın, “Ülkemizin aydınlık geleceğinin yaratılmasında üniversitelerin yükümlülüğü öteki kurum ve kuruluşlardan daha çoktur. Bu bilinçle bizler, Türkiye’nin dört bir yanından (ve yurt dışından) gelen gençlerimize çağdaş düzeyde eğitim (ve öğretim) olanağı sunmak ve topluma yararlı, yaratıcı, yenilikçi bireyler yetiştirmek için var gücümüzle çalışıyoruz,” dedi. Öğrenci odaklı olduklarını belirten Rektör, üniversite ile ilgili bilgiler de vererek bazı çalışmaları açıkladı.   

Rektör, eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olmasının önemine değinirken, “Atatürk’ün önderliğinde 1925’te başlatılan laikleşme süreci, yeni Türk alfabesinin kabulü ve Türk dilinin özleştirilmesi çabaları üzerinde etkili oldu. Türk devriminin gözbebeği olan Türk Dil Kurumu, laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerinin sağlamlaştırılmasında Türkçenin eğitim-öğretim ve bilim dili haline gelmesinde önemli görevler üstlenmiştir.” diyerek Türk kültür ve kimliğinin yabancı boyunduruğundan korunmasının, ülkede eğitim ve öğretimin her ortamda Türkçe ile yapılmasının önemine değindi. Atatürk’ün “Türk demek Türkçe demektir. Ne mutlu Türküm diyene” sözünü yineleyince de salon alkış sesleriyle yankılandı.

Rektör’ün vurguladığı birkaç konu daha vardı:

1) Birçok öğrenci, yokluk nedeniyle, sadece, ‘Mersin Üniversitesini Geliştirme Derneği’ kanalıyla, Üniversite, belediyeler, yurttaşlar, kurum ve kuruluşlardan sağlanan para bağışlarından yardımla yedikleri öğlen yemeğiyle günü tamamlamak zorunda kalıyorlar;

2) İlçelerimizle Kırgızistan’da uygulanan ‘Uzaktan Eğitim’ programı daha geniş bir alana yayılacaktır;

3) Engellilere eşit fırsat sağlanması bağlamında bütün yerleşkelerde, asansör dâhil, her türlü kolaylıklar sağlanacaktır;

4) Yılan hikâyesine dönen öğrenci yurtları ihtiyacının giderilmesi için yerel ve genel yönetimlerle işbirliği sürmektedir. Geçen yıl Mersin Sivil Toplum Birliği ve Rektörlük yönetimiyle yapılan işbirliği toplantılarında yapılan bağışlarla binden fazla öğrenciye öğlen yemeği parası sağlanmıştı. Derneğin üstün çalışmasıyla sağlanan yardım ve bağışlarla, ev ve kişisel eşyalarla giysiler, Çiftlikköy Yerleşkesi’ndeki kendi kendine yeten güçteki ‘Giysi Bank’ tarafından çok ucuza satılmaktadır öğrencilere.

Mersin Valisi Sayın Hüseyin Aksoy da konuşmasında (Mersin içinde üç yerleşkesiyle ilçelerde fakülte ve yüksek okulları bulunan ve 1992’de açılan) Üniversitemizin 17nci yılında öğrenci sayısının, yüksek lisans dâhil 27 bin (öğreticilerin de 1360) olduğunu vurguladı… 

“Üniversiteler kent yaşamından ayrı düşünülemez,” diyen Vali, MEÜ’nün bilime, sanayiye ve yaşam kalitesine katkısını övdü. Özellikle göç etken sorunlarımızı MEÜ ile işbirliği içinde çözüm çalışmalarına değinen Valinin konuşmasının ana başlıkları şöyle:

 

1) ‘Sokakta çalışan çocuklar’ topluma kazandırılmalı, bu konuda adımlar atıldı;

2) Mersin’de intihar olaylarında bir artış gözlenmiştir. Son altı yılda 377 kişi intihar ederek yaşamına son vermiştir. İntihar teşebbüsü sayısı da 4760…

3) RIS - Mersin diye anılan bölgesel yatırım yöntemiyle a) lojistik (nakliye?), b) tarım,

c) turizm dallarında önemli adımlar atıldı;

4) “10. Ulusal Turizm Kongresi’ Mersin’de yapılacak.

Törenin son bölümünde ‘Açılış Dersi’

Ulusal/uluslararası dergilerde yayınlanan makaleleri; uluslararası bilimsel toplantılarda sunulup basılan bildirileri; bilimsel ve sanayi içerikli teknik raporları bulunan; lisans ve lisansüstü düzeyde dersler verip eğitim ve öğretime çok değerli katkılar sağlamış olan dumanı üstünde emekli Öğretim Görevlisi Ali Şahinoğlu onurlandırılmıştı, giderayak, “Doğru Türkçe Kullanımı” konulu ‘Açılış Dersi’ni vermesi için.

Mehmet Emin Yurdakul, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Nazım Hikmet ve Atilla İlhan’dan örneklerle dersi zenginleştiren Şahinoğlu, teknolojinin olanaklarını da devreye sokarak Türk ulusunun Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarına vurgu yaptı. Ders içinde vermek istediği asıl ders, dikkatli olunmazsa yayılmacıların neler yapabileceğiydi. Türkçe doğru kullanılmazsa başka ülkelerin boyunduruğu altına girmenin kaçınılmaz olduğu anlaşıldı dersten çıkarılan dersten…

“Çanakkale’den Cumhuriyet’e” temalı fotoğraf gösterisi, “Dağ başını duman almış…” ve “Ankara’nın taşına bak…” marşlarının arasında çok akıcı verildi ana ders. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine…” dizesiyle de son günlerde, aylarda ve yıllarda üstümüze serilmek istenen ölü toprağını dağıtma gücü de verilmiş oldu…

Postallı düşmana karşı 12 yıl askerlik yapmış olan ‘Kestel Hüseyin Onbaşı’nın yokluk nedeniyle pırtık pantolonunu kayış yokluğu nedeniyle de anasının kıldan ördüğü kestel (2) ile bağladığı ve ayağındaki çarığın bile delinmiş olduğu bir yurt savunmasında söz ediliyor. İşte bu azim ve dirençle galip gelmiş çarık postala. Sağır ve kör Sultanların kulaklarına küpe ola!..

Konuklar arasında bulunan ve sahneye çıkarılan Kore Gazisi Ali Özdemir, sıra dışı bir şiir okuyarak koyun cebinden çıkardığı Türk bayrağını açıp izleyicileri coşturdu…

Üniversite’nin merkez yemekhanesinde verilen öğlen yemeğiyle tören taçlandırıldı…

 

Not: Tören sırasında yanımda oturan, kim olduğumu sorduğu zaman kısaca kendimi tanıttığım, sıkça bana dönüp tören ve sunumla ilgili kısa yorumlar yapan, aldığım notları ne yapacağımı, nerede yayınlayacağımı soran ve kartımı da vererek, “Sanal dünyada veya kitaplarımda insanlarla paylaşıyorum. Dilerseniz sizinle de paylaşırım!.. “ dediğim meraklı ve konuşkan kişinin, henüz tanışma olanağı bulamadığım, Mersin Yenişehir İlçesi Kaymakamı Sayın Eyüp Sabri Kartal olduğunu daha sonra öğretim üyeleri ve muhtarlarla söyleşilerim sırasında tarifim üzerine bir muhtarın bana gösterdiği resimli bir gazete kesiğinden öğrendim.

 

(1) Biniş: Birkaç anlamı yanında, üniversite öğretim üyelerinin giydikleri cüppe.

(2) Kestel: kıldan örülmüş bağ, bağcık, sırım, sicim.

 

 

 

 

 



The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!


Yahoo! Canada Toolbar : Search from anywhere on the web and bookmark your favourite sites. Download it now!



Ask a question on any topic and get answers from real people. Go to Yahoo! Answers.


Yahoo! Canada Toolbar : Search from anywhere on the web and bookmark your favourite sites. Download it now!


#2962 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Mon Oct 5, 2009 7:32 am
Subject: Ermenistan’dan ilginç açıklama: Biz yazdık, AKP onayladı / 4.10.2009
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Değerli gardaşlarım, Devlet Baba ve Hükümet Ana mı biz yavrularını yanıltıyor, yoksa bizler mi yanlış anlıyoruz Baba’mızı ve Ana’mızı?

 

Bana ulaşan aşağıdaki iletileri sizlerle paylaşmak istedim. Türkçe olanın ayrıntılarına girmeye gerek yok, ama ‘Ermeni Vakfı’ tarafından gönderilen Ermenice ve İngilizce olanı sizlere özetlemeye çalışayım ve sizlerin doğru değerlendirme ve yorum yapmanıza yardımcı olayım:

 

Ermenistan Meclisi’nin 1 Ekim 2009 tarihli oturumunda, Türkiye-Ermenistan arasındaki yakınlaşmayı içeren ve her iki ülke tarafından parafe edilen protokol tartışılıp görüşülmüş ve tepki gösterilmiştir. Armen Ayvazyan , Ashot Melqonyan, Ara Papyan, Aram Sargsyan, Gegham Manukyan, Aris Khazinyan, Andranik Tevanyan ve diğerleri “İstemezük” diyenler.

 

Bilgi edinmenizi ve doğru değerlendirip doğru yorum yapmanızı gönülden dilerim. 4.10.2009

 

Mehmet Ali Sulutaş,

Doğruların peşinde olan bir yurttaş

-----------------------------

Ermenistan’dan ilginç açıklama: Biz yazdık, AKP onayladı / 4.10.2009
Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan, AKP iktidarı ile üzerinde uzlaştıkları protokole ilişkin çarpıcı detaylar (ayrıntılar) verdi: Hazırlanan metinler tarafımızdan kaleme alındı.

Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan, AKP hükümetiyle Erivan yönetimi arasında 31 Ağustos’ta tarihinde parafe edilen ve 10 Ekim’de resmen imzalanması beklenen protokola ilişkin çarpıcı detaylar (ayrıntılar) verdi. Milliyet gazetesinin haberine göre, Ermenistan parlamentosuna (meclisine) konuşan Nalbandyan, “Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi için hazırlanan protokol metinleri tamamen bizim tarafımızdan kaleme alınmıştır. Ermenistan’da bundan kimsenin şüphesi olmasın. Türk tarafı bizim hazırladığımız metinleri okuduktan sonra, sadece ufak tefek düzenlemeler yaparak içeriği kabul etmiş oldu,” diye konuştu. Türkiye’nin Karabağ şartıyla ilgili de konuşan Nalbandyan, şöyle devam etti:

Karabağ şartı yok: Türkiye ile ilişkileri normalleştirmek, büyük ölçüde Serj Sarkisyan’ın inisiyatifidir. Bir yıl önce müzakereler başlamadan önce, Sarkisyan, Türk yönetimine net bir dille diyaloğun sadece ve sadece ön şartsız yürütebileceğini söyledi. Ankara da Sarkisyan’ın bu önerisini kabul etti. Karabağ şartı hiçbir zaman masada olmadı ve olmayacak.”

 

Türkiye ile Ermenistan arasında iki protokolün imzalanmasıyla, günümüzde mevcut sınırın Moskova ve Kars anlaşmalarının belirlediği şekilde tanınmış olup olmayacağı yolundaki soruya Nalbandyan, “Bir ülkeyle ilişki kurmaya hazırlanıyorsanız, ilk yapmanız gereken iş o ülkenin mevcut sınırlarını tanıdığınızı söylemeniz gerek. Bunu başka yolu yoktur” dedi. YENİÇAĞ

yenidenergenekon.com/663-ermenistan-hazirlamis-turkiye-imzalamis/ 4.10.9

---------------------

Video:Voicing Opposition To Current Armenian-Turkish Protocols / 4.10.2009

Արմեն Այվազյանի ելույթը  Հայաստանի եւ Թուրքիայի միջեւ դիվանագիտական հարաբերությունների հաստատմանն ու երկկողմ հարաբերությունների զարգացմանը վերաբերող 2 Արձանագրությունների շուրջ հոկտեմբերի 1-ին կայացած ՀՀ խորհրդարանական լսումներիցՀնչել  են սուր քննադատական ելույթներ: Լսումներին մասնակցել են միջազգային կառույցների ներկայացուցիչներ, ԱԳ նախարար Էդուարդ Նալբանդյանը, հասարակական կազմակերպությունների ներկայացուցիչներ, հանրային խորհրդի անդամներ, քիչ թվով պատգամավորներ, լրագրողներ, «Արարատ» կենտրոնի տնօրեն Արմեն Այվազյան, Պատմության ինստիտուտի տնօրեն Աշոտ Մելքոնյան, ՀԴԿ նախագահ Արամ Գ. Սարգսյան, խմբագիրներ Գեղամ Մանուկյան եւ Արիս Ղազինյան բավականին, Անդրանիկ Թևանյան:
 
Armen Ayvazyan's speech in parliamentary hearings on the theme “Initiated Protocols and the Normalization Process of Armenia-Turkey Relations” held on October 1.   The hearings are aimed at holding a comprehensive debate on the process being initiated between Armenia and Turkey on the basis of the issued documents with the participation of the representatives and experts of political organizations, NGOs and political research centers.

Majority of participants  have strongly criticized  the protocols: Armen Ayvazyan , Ashot Melqonyan, Ara Papyan, Aram Sargsyan, Gegham Manukyan, Aris Khazinyan, Andranik Tevanyan, and others.

ԱԺ լսումներ.. Armenian Parliament Hearing October 1, 2009
http://www.youtube.com/watch?v=u7-QKPrws_M&feature=channel

Armen Ayvazyan's speech at Armenian Parliament October 1, 2009
http://blog.ararat-center.org/?imlang=eng

Ararat Foundation

 



The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!

#2961 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Fri Oct 9, 2009 2:47 pm
Subject: Fw: Nobel Barış Ödülü Hüseyin Barack Obama’nın
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Nobel Barış Ödülü Hüseyin Barack Obama’nın

 

Demedim mi ben size, ‘ilk Nobel Barış Ödülü Obama’ya verilir’ diye 6.11.2008’de yazdığım  “Dünyayı Yok Etmek İsteyenler, Sizleri Yendik!..” başlıklı yazımda?

 

“Afrika kökenli bir zenci 44. ABD Başkanı seçildi… Barack Obama, Başkanlık seçimini kazanmasının kesinleşmesinden sonra yaptığı konuşmaya, ‘Dünyayı yok etmek isteyenler, sizleri yendik!..’ tümcesini de ekledi...” diye başlayıp, “Afrikalıların dediği gibi, yüzünüzün gözünüzün rengi ne olursa olsun, gözyaşlarınızın rengi hiç değişmez, aynıdır…” diye bitirdiğim yazımda ayrıca, “Sabırla, ısrarla, hazırlanmakla, çaba göstermekle nelere ulaşılabilineceğine çok güzel bir örnek, 47 yaşındaki güven verici ve yakışıklı Hüseyin Barack Obama’nın başarısı. Kenyalı Müslüman bir zenci baba ile ABD’li beyaz bir anadan doğma Demokrat Obama, bir tabuyu da yıkmış oldu…” demiştim.

 

Gaflar, teklemeler, bocalamalar da olsa, sonuçta ödül onun oldu. Bugün Oslo saatiyle 13 sıralarında açıklandı haber. Obama’nın yaydığı, “Daha güzel bir dünya için umut” sözleri ve nükleer silahsızlanma için çabaları ödül değerlendirmesinde etken olduğu belirtildi. Bu sözleri ve benzer girişimleri başka liderler de söyledi ve yaptı daha önce, ama…

 

Bu beklenmeyen ödül karşısında hem sevinen hem yerinenler oldu ve olacak da elbette. Henüz dokuz aylık bir başkanlık döneminde yeterli başarı sergilemeyen Obama’ya bu ödülün verilmesi epey tartışma yaratacak gibi.

 

Norveçli Nobel Komitesi Obama’yı, “Uluslararası diplomasiyi ve insanlar arasında işbirliğini destekleyip güçlendiren” bir kişi olduğu için de övdü. Arap ve Müslüman dünyası bu erken verilmiş kararı kaygıyla karşılayıp değerlendirmiş. ABD’de herkes uykuda iken sabahın alaca karanlığında uyandırılarak bilgilendirilen Obama, alçak gönüllülük göstermiş.

 

Daha önce bu ödülü alan Nelson Mandela ve Mikhail Gorbachev bu başarıdan dolayı Obama’yı övmüşler. Aslında Obama şimdiye kadar sadece vaatlerde bulundu, henüz bir dünya barışına katkı sağlamadı, sağlayacağı da şüpheliyken böyle ödüllendirilmesi dileyelim olumlu etki yapsın dünya dirliğine ve düzenine.

 

Zamanının ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un 2007’de ve Başkan Jimmy Carter’ın 2002’de aynı ödülü aldığını hatırlayınca Obama üçüncü ABD’li oluyor on yıl içinde Oskar Barış Ödülü alan. Ödül, 10 milyon İsveç kronu (1,4 milyon $) değerindedir ve Obama’ya 10 Aralık’ta yapılacak bir törenle verilecek.

 

M. Ali Sulutaş / Mersin, 9.10.9

 

 



Ask a question on any topic and get answers from real people. Go to Yahoo! Answers.


The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!

#2960 From: "crazytranslation" <crazytranslation@...>
Date: Fri Oct 9, 2009 9:11 am
Subject: Translators needed for jobs posted at www.translia.com
crazytransla...
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hi All,

An open source translation tool OmegaT calls for volunteer translators to
translate the guide into Korean, Japanese, Italian, Indonesian, Hungarian,
Dutch, Danish, Czech, Arabic, Simplified Chinese, German.

The job is posted at www.translia.com (it only takes several clicks to register
on Translia, an innovative online translation service that brings more jobs to
translators and helps them do better and quicker translation with Internet
technology.)

If needed, you can download the OmegaT+ package from http://sf.net for reference
during translation.

Thank you for your contribution in advance!

Yann

#2959 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Fri Sep 18, 2009 1:32 pm
Subject: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!..
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

ORHAN KEMAL 95 YAŞINDA / M. Ali Sulutaş

 

Değerlerimizin ve değerli insanlarımızın değerlerini yaşarken bilemediğimiz gibi, öldükten ya da yok olduktan sonra da bil(e)miyoruz. Işığa kavuşanlarımızın cenaze törenlerinde nutuklar atılır, belki birkaç ay ya da yıl daha anılır ve yazılır, ondan sonra unutulur gider. Bu kısır döngünün böyle olmasında kişilerden çok ülkede siyasi, ekonomik ve sanatsal ortamda uygulanan yöntem ve yaklaşımlar etken olmaktadır. Kültürel belleği yok eden yönetimlerin bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım ve eylemleri sonucu bellekler iğdiş ediliyor. Konunun bu yanından çok özüne eğilelim.

 

Mersin Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, kendi öz çabalarıyla, gösterişsiz ve yalın bir anma toplantısı düzenledi, 15 Eylülde, ünlü yazarlarımızdan Orhan Kemal’in 95inci doğum gününde. Bu sade toplantıyı ve Orhan Kemal’i de sade bir yaklaşımla dillendirmeye çalışalım.

 

Saygı duruşundan ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Ülkü’nün gönderdiği duygu ve bilgi dolu mektubun okunmasından sonra, MGC Başkanı, “Sadece gazetecilik alanında değil, edebiyat alanındaki değerlerimize de sahip çıkıyoruz,” diyerek anlamlı bir ileti gönderdi çevreye. Mersin ve Adana’dan davet edilen dört konuşmacı, hemen bütün roman ve öykülerinde kadını ve hele çocukları öne çıkaran Orhan Kemal’in farklı yönlerini anlattılar, örnekler verip, bu az katılımlı toplantıyı özde kalabalıklaştırıp yücelttiler. Orhan Kemal ve onun gibi değerler hiç değilse doğum ya da ölüm yıldönümlerinde anılmalı ki, onların değerlerine değer katılsın.

 

O, yoksul olmasına karşın, duyarlı bir yurttaş olarak topluma hep insancıl yaklaşmıştır. Belki bu nedenle onun öykü ve romanları genelde ekmek ve cinsiyet üzerine kurgulanmıştır. Toprak ağalığına karşı hem yazılı hem sözlü bir savaş vermiştir. Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi. Biraz da konuşmacılara kulak verelim:

 

“Devlet Kuşu ve Gurbet Kuşları romanlarına ‘sanayileşme süreci’ yansımış. Acaba bu süreç mi neden oldu köyden (ve kasabadan) kente göçü?. (Memleketin efendisi) Köylüleri işçi olmaya mı zorladı acaba? Çehov, Gogol, Istrati gibi yazarlardan etkilenmiş gibi ki ürünlerinde onların kokusu hissedilir. Romanlarında bir dağınıklık, bir fazlalık görülse de öyküleri sıkı dokuludur. Şiirle başladı, öyküleriyle ünlendi. Fransızca öğrendi. Ustası Nazım’ın önerisiyle öğretmenlik de yaptı. İnsanlara doğruları ve hakları, bilgiçlik taslamadan, ‘edebiyat’ yapmadan anlatmıştır.”

 

‘Bekçi (Murtaza), Kaçak, Tekerlekli Sandalye, 72. Koğuş, Bu Şehrin Belalısı, Avare Mustafa, Meyhanecinin Kızı, Tersine Dünya, …’ sinema ve sahneye de taşınmış ünlü romanlarındandır. ‘Bereketli Topraklar, Kanlı Topraklar, Hanımın Çiftliği, Vukuat Var’ romanlarından bazılarıdır. Kültür Bakanlığı’nın TEDA katkısıyla İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Arapça, Rusça, Urduca dillerine çevrilenler arasında, ‘Avare Yıllar, Baba Evi, Ekmek Kavgası, Kardeş Payı, Murtaza,’ gibi romanları dünya okurlarına da sunulmuştur.

 

Türkiye’yi ve onun yakın tarihini bir edebiyatçı gözüyle değerlendirdiği için Orhan Kemal çok önemli bir Cumhuriyet dönemi yazarıdır. Ülkemizde son yıllarda özlemini duyduğumuz  ‘birlik’, ‘dirlik’, ‘düzenlik’ içinde olmamızı vurgular hep, “kimlikleri, bir ayrışma yerine birleşme unsuru olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır.”  Çukurova’nın etnik (insanlık) yapısına, bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerine yapıtlarında yer vermiştir.

 

Ölümünden sonra, iyi ki ailesi onun adına bir ‘Öykü Ödülü’ yarışması geleneği oluşturmuş. Yalınlığı, içtenliği, insanın gönlüne dokunabilme yetisi onu ölümsüz yapmıştır. Yoksul gelmiş, yoksul yaşamış ve yoksul gitmiş Orhan Kemal’i gönül zenginliğiyle anarken, onu ve ürünlerini sevenleri, Seyranî’nin bir sözüyle selamlayalım: “Kimi helâl rızkı yiyip içmiyor.”



The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!

1 of 1 File(s)


#2958 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Fri Sep 25, 2009 9:00 am
Subject: BELEDİYECİLİK VE TOPLU TAŞIMACILIK
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

BELEDİYECİLİK VE TOPLU TAŞIMACILIK

 

Yangın vardır veya sel basmıştır, yollar kapalı olabilir, Toplu Taşıma araçlarının geçiş yolları zorunlu olarak değiştirilmiş olabilir. Beklenmedik böyle durumlarda taşıma güzergâhının değiştirilmesini yolcular hoş görebilir, ona göre davranıp başının çaresine bakabilir. Ama boru döşeniyor, evlere bağlantı yapılıyor vs diye yolu kapatıp, zaten sayısı az olan Belediye toplu taşıma araçlarını o yoldan veya çevreden geçirmezseniz ve de otobüs duraklarında bekleyen yolcular bilgilendirilmezse karmaşa doğar, zaman ve enerji kayıp olur, sinirlenmeler sonucu her şey olur. Deniz Tuncay Akkapılı'nın dediği gibi, Amerikalı, İsrailli, AB’li uzmanlardan mı beklemeliyiz bu kadarcık aklı?..

 

Halk otobüsleri de dâhildir bu uygulamaya. Halk otobüsleri sürücüleri akıllarına gelen ya da akıllarına esen ara sokaklardan geçerek karmaşayı daha da karmaşıklaştırmaktadır.

 

Boru döşeme, bağlantı yapma yol yapımı, onarımı veya asfalt dökümü gibi hizmet nedeniyle otobüsler belirli duraklara uğramayacaksa, uygulamanın yapılacağı gün ve saatten çok önceden otobüs uğramayacak duraklara bilgiler asılarak, yolcuların otobüse nereden binmeleri gerektiği bildirilmiyorsa o belediyenin otobüs işletmesi çökmüş demektir. İşletme müdürünün yerinde tutulmaması gerekir. Halk otobüslerinin uyumsuzluğundan sorumlu kuruluş yöneticisi de yerinde durmamalıdır, durdurulmamalıdır. Kent yönetimi ve toplu taşımacılık çocuk oyuncağı değildir, olmamalıdır, halk da çocuk yerine konulmamalıdır.

 

Dahası, ilgili belediye başkanının da istifa edip gitmesi gerekir. Bu ne ilkelliktir böyle? Yolcular kuzu kuzu durakta bekliyorlar, gelen giden otobüs yok, esnaftan bilgi ve yardım alma girişimleri çoğu zaman yetersiz olmakta ve yolcular gereksiz yere şaşkın olmakta, fellik fellik dolaştıktan sonra bindiği otobüsün sürücüsüyle yersiz atışıp kakışıp kavga etmektedir.

 

Mersin kentinin toplu taşımacılığının bu laçkalığı, tutarsızlığı, duyarsızlığı kabul edilecek bir tutum değildir. Toplu Taşıma Otobüsü’yle bir yerden bir yere gitmek isteyen yurttaş aptal yerine konulmamalı. Bu bağlamda ilgililerin kulağına bir su kaçırıvermemiz gerekir… 25.9.9

 

Mehmet Ali Sulutaş

Duyarlı bir yurttaş

 



Looking for the perfect gift? Give the gift of Flickr!

1 of 1 File(s)


#2957 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Wed Sep 23, 2009 1:07 pm
Subject: ‘Dil Bayramı’ Kutlu Olsun!.. 26 Eylül’de saat 14’te Nevit Kodallı Salonu'nda / İçel Sanat Kulübü
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Dil Tutkunlarına Duyuru:

Mersin’de kültür ve sanat yaşamına can veren kurumlardan

İçel Sanat Kulübü Derneği,

20nci kuruluş yılı etkinliklerine bir yenisini daha ekledi:

‘Türk Dili’ ve ‘Kullanılan Türkçe’ üzerine tutarlı yorumlar yapan

üç duyarlı uzmanın yer alacağı özgün içerikli bir söyleşiyle

‘Dil Bayramı’nı kutluyoruz.

 

Eğt Ali Uysal, Doç. Dr. Orhan Özdemir ve Yazar Mehmet Ali Sulutaş etkinliğe konuşmacı olarak katılacaklar.

Mersin Sanat Sokağı’ndaki Nevit Kodallı Salonu 26 Eylül’de

saat 14’te bu kültür etkinliğine mekân olacaktır.

Ayrıntılı bilgi için: (324) 238 1088.

Bilgi: www.icelsanatkulubu.com İletişim: sekreter@...

 

Ücretsiz sunulan bu etkinliğe katılımınız önemle önerilir…

 

dil bayramı afiş1.JPG    dil bayra...JPG (62,3 KB)

 



The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!

#2956 From: "Kamil Kartal - gmail.com" <kamil.kartal@...>
Date: Tue Sep 29, 2009 8:49 am
Subject: Fw: 2010 Global Language Convention
allingus2001
Offline Offline
Send Email Send Email
 
----- Original Message -----
From: <alerts@...>
To: <kamil.kartal@...>
Sent: Tuesday, September 29, 2009 11:40 AM
Subject: 2010 Global Language Convention


> 2010 Global Language Convention
> 8 to 11 April 2010
> Melbourne, Australia
>
> The Global Language Convention brings together,
> biennially, language experts, educators,
> practitioners and policy makers from around the
> world in dialogue and critical engagement with
> the ever growing body of knowledge in Language.
>
> The 2010 Global Language Convention will explore
> the theme, Many Cultures, One Community:
> Language Knowing and Power through the
> following strands:
>
> 1. From Text to Message "Literature, media
> and communication cultures for C21 Learning"
>
> 2. Language Loss and Reclamation "Critical
> Perspectives"
>
> 3. Taking responsibility for the 2nd
> Language Learner in the Mainstream Language
> Environment "challenges, issues and trends in
> EAL, EFL, ESL etc"
>
> 4. The Brain, Learning and Language
> traversing the journey from myth through policy
> development to implementation
>
> 5. Multilingual matters "beyond making the
> case for learning more than one language"
>
> 6. Defining, Developing, Refining,
> Maintaining the Mother Tongue
>
> 7. "Every teacher is a language teacher":
> critical issues in managing language & learning
> in schools
>
> Keynote Speakers include:
> Professor Suzanne Romaine - University of
> Oxford, United Kingdom
>
> Professor Ato Quayson - University of Toronto,
> Canada
>
> Dr Nicholas Tate - Director General,
> International School of Geneva, Switzerland
>
> Professor Jo Lo Bianco - University of
> Melbourne, Australia
>
> Professor Alastair Pennycook - University of
> Technology Sydney, Australia
>
> Dr John Bradley - Monash University, Australia
>
> The deadline for abstracts/proposals is 31
> October 2009.
>
> Enquiries: institute@...
> Web address:
> http://www.wesleycollege.net/convention.cfm
> Phone: +61 3 8102 6213
> Sponsored by: Wesley College Institute for
> Innovation in Education/ International
> Baccalaureate
> ----------------------------------------------------------------
> This announcement is distributed via Conference Alerts.
> We aim to provide correct and reliable information about
> upcoming events, but cannot accept responsibility for the text
> of announcements or for the bona fides of event organizers.
> Please feel free to contact us if you notice incorrect or
> misleading information and we will attempt to correct it.
> ----------------------------------------------------------------

#2955 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Tue Sep 29, 2009 4:05 am
Subject: Günaydın Dostlar! Belleğim erken uyandırdı beni, gece aklıma gelmeyen isim aklıma geldi, hemen kalkıp yazıyı tamamladım. Yorumlar arkadan gelecek, mutlaka... mas 29.9.9
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

DİL BAYRAMI VE SONRASI / Bir Söyleşinin Ardından / M. Ali Sulutaş 27.9.9

 

“Bana her gün ‘Dil Bayramı’” dersem yeridir. Yatıyorum dil, kalkıyorum dil. Bazı geceler uykumdan bile uyandırıp kaldırıp beni yazı aygıtımın başına oturtuyor gelişip oluşan bilgi ve düşünceler. Bu ve öteki birikimlerimi paylaşma olanağı sağladı, Eğitimci Ali Uysal ve Doç. Dr. Orhan Özdemir’le birlikte konuşmacı olduğumuz, Mersin’de yaşatılan İçel Sanat Kulübü’nün Nevit Kodallı Salonu’nda, 26 Eylül 2009 Cumartesi günü saat 14’ten sonra.

‘Dil Bayramı’ ve İSK’nin 20nci yılı nedeniyle gerçekleştirildi bu etkinlik. Konunun önemi nedeniyle, konuşma sürelerini uzun kurgulayan biz konuşmacılar, 10’ar dakikalık iki bölümde özetlemek durumunda kaldık, paylaşacaklarınızı. Ali Uysal, “Türkçenin Özellikleri ve Güzellikleri”, Orhan Özdemir, “Dil ve Egemenlik”  konularında konuştular. “Ana Sütüm Türkçe” başlığını taşıyan bana ayrılan süre içinde de paylaştıklarımın bir bölümü şöyle:

 

Şu anda aramızda olabilecek olan ve olmalarını istediğimiz, Erdal Şenel’den Doğan Akça’ya, Ertuğrul Karaoğuz’dan Cemal Turan’a, Gündüz Artan’dan Nevit Kodallı’ya, ışığa kavuşan dostlarımızı da anarak sürdürelim söyleşimizi. Deniz Tuncay Akkapılı’dan duydum:

Bir yabancı atasözü, “Gülümsemesini bilmeyen dükkân açmasın!” der… Birkaç yıl önce, Gülnar MYO’da bir söyleşi çıkışında gençlerle yürürken gözüme takıldı, arka sokakta kapalı bir dükkânın camekânında ‘INTERNET CAFE’ yazılıydı. Durdum, “Gençler, CAFER’in ‘R’ harfi düşmüş, yardımcı oluverin!” deyiverdim. Önce şaşıran ve sonra gülüşen gençler gidip nasıl yaptılarsa aynı büyüklükte, aynı biçimde bir ‘R’ harfi yazılı bir kâğıt kesiğini yapıştırıverdiler ‘CAFE’nin önüne. Alın size, ‘bilmem ne CAFER’. 

Dil, insanların duygu ve düşüncelerini açıklamak için kullandıkları ses imleridir. İnsanlar arasında iletişim ve anlaşma da bu dil denilen araç ile sağlanmaktadır. Bir dil, onu konuşan ulusun kültürünü, sanatını ve özelliklerini yansıtır. Bu yansımalar da kuşaktan kuşağa aktarılır. Dil, kullanıldığı sürece gelişir, çoğalır ve yaşamını sürdürür. Zamanla sözcüklerin biçim ve anlamları değişebilir. Ama dilimizi ve kendimizi gülünç duruma düşürmemeliyiz!..

Türkler 4000 yıl kadar önce yurtlarından ayrılmaya başlamışlar. Dilde, lehçe adı verilen kollar oluşmuş. Bu kollar arasındaki farklılıklar anlaşmayı zorlaştırıcı değildir. Özbekistan’da fazla zorlanmadım, 2-3 gün içinde onlar beni ben onları anlar olduk, orada iken. Sözgelimi, bildiğimiz ‘tomruk’, Kazakça ‘tomar’, Kırgızca ‘tomur’, Tatarca ‘tumar’ olmaktadır.

Ama Carrefour-SA alışveriş yerinde pide “SPECIAL EKMEK” oluveriyor. Bu öyküyü paylaştığım Feyza Hepçilingirler’in, Cumhuriyet’in 24 Eylül 2009 tarihli Kitap Eki’ndeki “Türkçe Günlükleri” köşesinden aktaralım, Oturum Yönetmeni Fatih Alkar’ın okuduğu gibi:

“Mehmet Ali Sulutaş’ın yaşadığı daha acıklı bir öykü: Mersin Carrefoursa’ya pide almaya gitmiş (Ramazan’da) Sulutaş. Pidelerin sergilendiği masanın önüne gelince, şampiyon kürsüsüne çıkarılmış gibi en üste yerleştirilen ve tabela niyetine kullanılan pidenin üzerinde yazılanları görmüş ve duraklamış. Yanındaki hanıma sormuş ilkin. ‘Üst satırdaki yazıyı anlayamadım; ama alt satırda EKMEK yazıyor,’ demiş kadın. Bir başkası, ‘Spesiyal ekmek’ demek istediklerini söylemiş. Derken başka bir hanım, ‘Speşıl ekmek, yani şey, speşıl işte!’diye aydınlatma çabasına girişmiş. Bir başkası, hangisinin ‘speşıl’ olduğunu anlamaya çalışmış. ‘Şu ekmek mi acaba, yoksa şu mu?’ Hangisi ‘speşıl’ ise ondan alacak. Sulutaş, sorumlulardan biriyle görüşmek isteyince görevli bir delikanlı yetişmiş ve haddini bildirivermiş Mehmet Ali Beye: ‘Ne var, ne olmuş yani! Speşıl ekmek işte, bilmiyorsan öğren emmi!’ Başka bir görevli de arkadaşının yardımına koşup alışveriş yerinin adının da zaten Fransızca olduğunu anımsatmış. Sonra ne mi olmuş reklam tahtası haline getirilen ve gerçekten tahta gibi olmuş pideyi, ‘Al götür onu dayı, senin olsun,’diye hediye etmişler M. Ali Sulutaş’a. O da bir şey yapamamanın ezikliğiyle tabela tahtası pideyi alıp evine dönmüş…” 

Yönetmen bu yazıyı okurken, ben de yanımda götürdüğüm, söz konusu pideyi, yazıların herkes tarafından görülmesi düşüncesiyle görücüye çıkardım. Nice bayramlara, Türkçeyle!..

 



Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!


Looking for the perfect gift? Give the gift of Flickr!

1 of 1 File(s)


#2954 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Wed Sep 9, 2009 6:52 am
Subject: Benim için bu gün, 9.9.9 neden özel?
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Benim için bu gün, 9.9.9 neden özel?

 

Aslında, 1.1.1, 2.2.2, …9.9.9 herhangi bir gün gibi olağanüstü bir gün değildir. Ne tılsımı vardır ne albenisi ne de başka bir özelliği... Sadece farklılıkları vardır, o kadar. Size, “9.9.9 için özel bir tasarınız var mı?” diye sorsam ne dersiniz, bilmem?

 

Yüzyılda bir yinelenen bu özel tarihleri kim bilir kaç kişi bir kez daha kutlayabilecektir…

 

İngilizce ‘anomaly’ sözcüğünden aşırdığımız ve kimilerinin ‘anomali’ diye kullandığı düzgüsüzlük (sıradan olmayan) günlerini kimileri kendi yöntemleriyle kutlayacaklardır. Meselâ, ABD’nin Florida eyaletinde bir ilçe yönetimi sadece bugün için 99.99 dolara evlenme etkinliği sunmaktadır. Belki Türkiye’de de böyle bir özel uygulama sunar bir girişimci 10.10.10’da, 10.10 liraya. Kim bilir?..

 

ABD’de yeni bir “ilgi çekecek film olacak” diye anılan ve bir ‘kıyamet günü’nün canlandırıldığı ‘9’ başlıklı bir film de ABD’de (belki başka ülkelerde de) gösterime girdi. Bugün 11’de Mersin Sivil Toplum Birliği YK, Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde “Mersin’e hizmet veren açık hava toplantı alanının korunması” ile ilgili bir Basın Toplantısı yapıyor. Mersin Opera ve Bale Derneği, yitirdiğimiz ‘Nevit Kodallı’nın kimliğini yaşatmak’ amaçlı, 18’de İçel Sanat Kulübü Nevit Kodallı Salonu'nda bir çalışma toplantısı yapacak.

 

Bu ‘üçleme’ bağlamında kendime bir yön ve yöntem çizmiştim, çok öncelerden:

 

1. İlk kitabım ‘Düşüncelerin Dansı’nı, Güldikeni Yayınları ‘Felsefe-Düşün Dizisi: 1’ ve “yeni yılın, yeni yüzyılın, yeni binyılın ilk kitabı” olarak yayımlattım, 1.1.1’de.

2. Farklılık yaratacak ama fark edilmeyecek değerlendirmeler yaptım, 2.2.2’den 7.7.7’ye.

3. İkinci ‘Ana Sütüm Türkçe’ kitabımın ‘SUNU’ ve ‘ÖN OKUMA’sını hazırladım 8.8.8’de.

4. Dördüncü ‘Türkçenin Kandilleri’ kitabımın ‘SUNU’sunu yazıyorum (dokuzuncu kitabım olmasını isterdim) 9.9.9’da.

 

Bilimsel olarak böyle simetrik ya da bakışımlı veya özgün tarihlere özel bir önem verilmese de kimileri bu tür tarihleri güçlü olarak yorumlamaktadırlar. Bu tarihler kimi kültürlerde uğurlu, kimi kültürlerde de uğursuz olarak yorumlanmaktadır.

 

Ünlü antik çağ filozof ve tarihçisi Aristoksenos (Aristoxenus) da ‘dokuz’ rakamının pek çok eşsiz özelliklerini ortaya koyup matematiğin büyülü dünyasında ünlü filozof-matematikçisi Pitagor (Pythagoras) hakkında şunları yazmış: “Pitagor, tüccarların kullanıp sevdikleri numaralarla ilgili bir takım teoremler geliştirmiştir.”

Mesela, tek haneli bir rakamla dokuzun çarpılmasından elde edilecek sonucun sayıları toplandığında dokuz oluyor: Yani, 9x3=27ve 2+7=9. Aynı şekilde dokuzu herhangi iki, üç, dört haneli bir sayı ile çarpıldığında elde edilecek sonuç rakamları toplandıktan sonra elde edilen rakamların toplamı da dokuz ediyor. Yani, 9x62 = 558; 5+5+8=18; 1+8=9. Öte yandan 9 Eylül yılın 252nci günü oluyor; bu rakamların toplamı da 9 (2 + 5 +2)...

Çinliler ve Japonlar ‘9’ rakamına ayrı bir önem verirler. Çinliler, (Beijing's Forbidden City) Beijing Beijing’in Yasak Kenti’nin 9,999 odalı olarak inşa edildiğine inanırlar. Kimi Japonlar da bazı otel ve hastanelerde ‘9’ numaralı oda belirlemiyorlar. Bazı gerçekler insan kafasını meşgul ediyor, doğal olarak. Mersin, 9.9.9 (9+9+9=27 ve 2+7=9)

 

Mehmet Ali Sulutaş,

Rakamların büyüsüne kapılan bir yurttaş

 

İlgi: Sabah olsa da kalksak, şu dokuz rakamının büyüsünü bir araştırıp anlasak!.. MAS



Looking for the perfect gift? Give the gift of Flickr!


Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!

1 of 1 File(s)


#2953 From: Kutlu Altay Kocaova <kutlualtay@...>
Date: Wed Sep 9, 2009 4:13 pm
Subject: ÖLÜLER DEMOKRASİYİ SEVER Mİ? (ŞEHİTLERİMİZE)
kutlualtay
Offline Offline
Send Email Send Email
 

ÖLÜLER DEMOKRASİYİ SEVER Mİ?

 

Altay GÖKBÖRÜ


www.kutlualtay.gen.tr.tc 

www.kutlualtay.tr.cx

 

 

Bir sorum var. Sizce ölüler demokrasiyi sever mi? Düşüncelerini özgürce açıklama, istedikleri kişiye oy verme, özgür yaşama gibi hakları var mıdır? Sâhi ölüler özgürlüğü sever mi? Ne dersiniz? Bu konuda bir düşünceniz var mı? Bazılarının var.

 

Diyorlar ki; “Kürt sorununa demokratik çözüm”. Bu cümle üzerinde düşünelim biraz. Kürt, sorun, demokratik, çözüm. Nedir bunlar? Şöyle açıklayabiliriz sanırım. Önceleri ortada bir sorun yok. Sonra Kürtlerin aklına birden, “bağımsız devlet” düşüncesi geliyor. Sonra bunu sağlayabilmek için sorun yaratıyorlar. Daha sonra yarattıkları sorunla ilgili, “Biz bu sorunu ‘demokratik yolla’ çözmek istiyoruz” diyorlar. Peki demokratik yol nedir?

 

Bedirhanlar + Şeyh Saitler + Seyyid Rızalar + Barzanîler + Öcalanlar = Ölüm…

 

On binlerce ölü, şehit, yaralı. Peki, her zaman sonu “ölüm” olan bu soruna, demokratik çözüm nasıl bulunur? Demokrasi, halkın düşüncelerini yansıtabilmesi değil midir? Peki, bu sorunun çözümünde halk düşüncelerini nasıl yansıtacak? En değerli şeylerini, canlarını veren insanlara da sorulacak mı, bu konudaki düşüncen nedir diye? Onlarında düşüncelerini, özgürce açıklayabilmelerini sağlayabilecek misiniz? Yoksa…

 

Sadece on binlerce insanımızın canlarını alanlara mı soracaksınız, düşüncen nedir diye? Yani bir evi basıp, ev sahibinin çocuklarının öldürülmesi sorununu, çocukların katillerine mi soracaksınız? Onların istediklerini yapmaya “demokrasi” mi diyeceksiniz?

 

            Peki, size soruyorum. Biri gelse, dese ki, bundan evinin bir odasında ben oturacağım, kızın da bana hizmet edecek. Ne dersiniz? Yoksa onlara da mı “demokratik çözüm” diyeceksiniz. Hiç sanmıyorum. Öyleyse bize neden öyle diyorsunuz? Yoksa siz insansınız da, biz mi değiliz?

 

*  *  *

 

            Bu yazımda aslında çok daha farklı bir konuyu ele almayı düşünüyordum. Ama son günlerde yaşanan olayları görünce, Türkiye’nin bir numaralı sorunu olduğu ve yüzlerce, binlerce yazının bile yetmeyeceği düşüncesi oluştu.

 

            Başbakanımız bir süre önce “Kürt sorunu” sözünü söyledi, ardından da Bülent Arınç ve diğerleri bunu tekrar ettiler. Aynı günlerde PKK’nın yasal organı DTP* ve birkaç tane tabela partisi ile birkaç tane dernek, Kürt sorunun ancak demokratik çözümle sağlanabileceğine ilişkin sözler söylediler. Askerlerimizin operasyonları durdurması gerektiğini söylediler.

 

            1984’den günümüze yaklaşık 30 bin insanımızı kaybetmişiz. Çocuklar, bebekler, kadınlar, siviller, askerler, polisler, öğretmenler çok sayıda insanımız şehit edilmiş ve hâlâ edilmekte. Bunu yapan kim? PKK. PKK kim? Kendisini “Kürtlerin kurtarıcısı” gibi gösteren ve ne yazık ki, çok sayıda Kürt’ünde öyle algıladığı terörist örgüt. Yani ne demek Kürt sorununa demokratik çözüm? Bunun adı, katillerinle birlikte yaşamak demek. Bunun adı, katillerine istediğini ver demek.

 

            Kaç kişi vardır, babasının katili ile aynı yeri paylaşabilecek ya da ona istediğini verebilecek? Tek kişinin bile çıkacağını sanmıyorum. O halde neden bizden böyle bir şey istiyorlar, bazıları? Çünkü bugünün Türklükle, hesaplaşma günü olduğunu sanıyorlar.

 

            Peki, şöyle sorsam: Gerçekten Kürt sorununa, demokratik çözüm olabilir mi? Bu soruya verilecek yanıtın evet olabilmesi için ancak ve ancak yazımın başında sorduğu “Ölüler demokrasiyi sever mi” sorusuna “evet” yanıtının verilmesi gerekir. Aksi takdirde bu konudaki demokrasi söylemlerinin hiçbir geçerliliği olmayacaktır.

 

07 Eylül 2005 – Çarşamba



* 2005 yılındaki yazımda DEHAP olarak yer almaktaydı…



#2952 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Fri Sep 11, 2009 1:45 am
Subject: Fw: TÜRKÇE, EKMEK ve REKLAM // Günaydın Deniz!.. Akşamki tam 12'den vuruşun hoş bir anı konusu. Geçmiş olsun K33 ailesine, başka üzüntü yaşanmasın dilerim... mas 11.9.9
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

TÜRKÇE, EKMEK ve REKLAM (MIDIR BU AYMAZLIK?)

 

Sanki bütün işlerimi bıraktım akşamdan beri yaşadıklarıma akıl erdirmeye çalışıyorum:

Akşamüzeri yolum düştü, ‘CARREFOUR SA’ya alış-verişe girdim. “Keşke girmez olaydım” dedirtecek bir durumla karşılaştım, eve gelir gelmez, her şey bir yana, bunu paylaşmalıyım:

 

Ben mi alışveriş arabasını itekliyordum yoksa araba mı beni sürüklüyordu, fark edemeden ekmek satılan masaların önündeydim. Şeker Bayramı yaklaştığı için girişten en gerideki fırına kadar sağlı sollu albenili şekerleme cinsi yiyecekler alıcının gözüne sokulur, diline, damağına yapıştırılır gibiydi. Bu geçit törenine direnebildiğime şaşmadım değil. Aç karına alışverişe çıkanlar dayanamazlar böyle karşılanmaya da…

 

Pidelerin sergilendiği masa önüne geldiğimde gördüğüme inanamadım, yanımda beliren bir bayana sordum, “Ne yazıyor şu pideler masasına konulan şampiyon kürsüsüne çıkarılan küncülü pidenin üstünde, okuyabiliyor musunuz?” Bayan yanıt verdi;

 

“Üst satırdaki yazıyı anlayamadım ama alt satırda ‘EKMEK’ yazıyor…” dedi saf saf. Teşekkür ettim, bir başka bayana sordum, o da; “Spesiyal ekmek demek istemişler, işte…” diye yanıt verdi, saygı duyarak. Bizim yarenliğimize katılan bir başka bayan da, tereciye tere satar gibi, “Sıpeşıl ekmek, yani şey, sıpeşıl işte!..” deyip bocalamaya başladı…

 

“Türkçeyi ne hale getirdiler!..” demem üzerine bir bayan, “Asıl hükümete...” diye katılınca da, “Balık baştan kokarmış zaten; Devlet Baba ile Hükümet Ana halvet olurken, milletin anası ağlıyor, memleketin imanı, Türkçenin de dili kanıyor,” deyiverdim…

 

Merak eden bir başka bayan da, “Şu ekmek mi acaba, yoksa şu mu?” diyerek bilgi ve bellek yordamıyla çözmeye çalıştı, yüzüme baktı, sanki benden yardım bekler gibi. Kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu on kadar müşteri toplanmıştı etrafımda. Oradan seslendim, “Ekmekten sorumlu satıcı buraya kadar gelebilir mi acaba?” diye. Şeker satıcıları gülümseyerek bize yardımcı olmaya çalıştı.“Ayşe, Emine biriniz bu masaya gelin, yardımcı olun!” diye seslendi bir delikanlı, dalga geçer gibi. Bir delikanlı da, “Ne var, ne olmuş yani! Sıpeşıl ekmek işte, bilmiyorsan öğren, emmi!” deyip yürüverdi. Kafamın tası attı;

 

“İyi ama burası Türkiye! Fransa, İngiltere veya Amerika değil ki! Ekmeği anladık, Türkçe, ama o baştaki kelime Türkçe değil!..” demem üzerine, bir hazırcevap çalışan genç, “Alışveriş yerinin adı zaten Fransızca, ‘sıpeşıl’ yazılmışsa ne olmuş yani!..” diye bir gerçeği de söylemiş oldu: ‘Parmağını kaptırırsan, elini ve kolunu da kaptırırsın!..’ Dilini de, dini de, yani… Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!..

 

“Fırından sorumlu amiri, müdürü çağırır mısınız, lütfen!..” naralarıma yanıt gelmediği gibi, takmayıverdiler bile. Bunun üzerine iki elimle kavrayıp indirdim, üzerinde SPECIAL EKMEK’ yazan 35x50 cm boyutundaki pideyi. Tahta gibi kupkuru olmuş, sağ alt kenarı koparılıp hırpalanmış dikdörtgen biçimindeki ekmeği biraz havaya kaldırdım, müşterileri belki isyan ettirecek bir konuşma yapmayı geçirdim gönlümden.. Ama kalabalığı görünce, olumsuz bir talana yol açabileceğimi de algılayarak bu niyetimden vazgeçtim…

 

Ama bu reklam tahtası haline getirilen pideyi yanımda götürmeye niyetli olduğumu anlayan bir satıcı, “Al götür onu dayı, senin olsun!..” deyiverdi, daha fazla olay çıkaracağımdan çekindiği için olmalı. Kasa çıkışında işlem yapan bayan o ‘reklam tahtası’ haline getirilen pidenin ne olacağını sordu. Ben de, kısaca, “Ekmek satanlar bu kurumuş ekmeği ‘eşantiyon’ diye verdiler…” deyince, yakınındaki ‘Kemal’ diye seslendiği delikanlıya onaylatarak yanımda götürmeme izin çıkardı.

 

Mehmet Ali Sulutaş, bir duyarlı yurttaş / Mersin, 9.9.9



Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!


Yahoo! Canada Toolbar : Search from anywhere on the web and bookmark your favourite sites. Download it now!


1 of 1 File(s)


#2951 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Fri Sep 11, 2009 4:56 pm
Subject: İŞTE GERİLEN/GERDİRİLEN/GERGİN YURTTAŞ ÇOĞUNLUĞUN ÇIĞLIĞI!..
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Biz de Türk açılımı istiyoruz arkadaş!..
- Güneydoğudaki Kürt 30 çocuk sahibi olacak...

- Çalışmayıp yan gelip yatacak...

- Türklerin maaşından veya küçük esnaftan %30 vergi alınacak...
- SSK primi bir emekli maaşı kadar olacak...

- Türkler bu Kürt bebelerine bakacak...

 

TÜRK AÇILIMI İSTİYORUZ...!!!
-Türk bir çocuğa bakmak için deli gibi çalışacak...

- Kürt yan gelip yatacak...

- 30 tane palesi için devlet ona çocuk yardımı yapacak...

 

TÜRK AÇILIMI İSTİYORUZ...!!!
-Türk bu kadar SSK primi ödeyecek...

- Hastanelerden zar zor faydalanacak...

- Kürt bir yeşil kartla 30 tane palesine baktıracak...

 

TÜRK AÇILIMI İSTİYORUZ...!!!
-Türk sesini yükseltse...

- Eylem yapsa...

- Düşüncesini ifade etse...

- İşçi, memur yürüyüş yapıp hak arasa polisten cop ve gaz yiyecek...

- Kürt çıkıp bayrak yakacak...

- Bölünme isteyecek...

- Etrafı yakıp yıkacak...

- Daha fazla demokrasi ve özgürlük isteyecek...

- Polis efendi bırak saldırmayı bunların karşısında copunu saklayıp, kuyruğunu kıstıracak...

 

TÜRK AÇILIMI İSTİYORUZ...!
-Elektrik, su ve doğalgaz borcunu geciktirsen hemen kesilen ve bir dünya faiz ödeyen...

- Devlet arazisine bir gecede çöküp oraya ev yapmayan...

- Zar zor borç harç ev alıp bir de bunun takır takır vergisini ödeyen Türk...

- Elektriğe, suya, gaza para vermeyip bedava arazide ev kurup oturan Kürt...

 

AYRIMCILIK YAPILIYOR DİYORSUNUZ....

EN KRAL AYRIMCILIK VE ASİMİLASYON BU ÜLKEDE TÜRKLERE YAPILIYOR...

 

İTİLİP KAKILAN...

DÜŞÜNCESİNİ İFADE EDEMEYEN...

EDERSE HAİN İLAN EDİLEN...

İŞSİZLİK VE KRİZLE BOĞUŞAN...

HER BORCUNU DEVLETE TIKIR TIKIR ÖDEYEN...

VATANININ TEHLİKEDE OLDUĞUNU HİSSEDİP EYLEME GEÇERSE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ DAMGASI YİYEN...

SİSTEMİ ELEŞTİRDİĞİNDE ŞEREFSİZLİK, NAMUSSUZLUK DAMGASI YİYEN...

TÜRKLÜĞÜ SAVUNDUĞUNDA FAŞİST DAMGASI YİYEN KÜRT MÜ YOKSA TÜRK MÜ?..

ANLAMADIK BU İŞİ...

TÜRKLER Mİ BASKI GÖRÜYOR KÜRTLER Mİ?...

 

SONRA DA BAŞBAKAN ÇIKIYOR AÇILIM İSTİYOR...

EVET AÇILIM İSTİYORUZ!..  AMA TÜRK AÇILIMI İSTİYORUZ!..

 

İŞTE GERİLEN/GERDİRİLEN/GERGİN YURTTAŞ ÇOĞUNLUĞUN ÇIĞLIĞI!..



Looking for the perfect gift? Give the gift of Flickr!

1 of 1 File(s)


#2950 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Thu Sep 24, 2009 3:08 pm
Subject: Fw: RE: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!..
malisulutas@...
Send Email Send Email
 
Sayın milletvekillerimiz, bilgi ve ilginiz için... mas 24.9.9 

--- On Fri, 9/18/09, Saziye <saziye@...> wrote:

From: Saziye <saziye@...>
Subject: RE: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!..
To: "'mehmet ali sulutas'" <malisulutas@...>
Received: Friday, September 18, 2009, 7:16 AM

Bu yazıyı okurken çok duygulandım, hem onur duydum, hem de yüreğim sızladı, son sözlerde gözüm yaşardı, bunca iyi insan birer birer gidiyor diye.

Bunun yanı sıra şu söz dizisi beynime kazıldı, çünkü ben de aynısına yürekten inandığım için: “Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi.”

Hele biraz ayağa kalkabilelim, ilk işimiz şu 1950’den sonra yitirdiklerimizi yavaş yavaş geri almak olsun. Ezandan tutun da, Köy Enstitülerine, sonra da ilerleyelim toprak reformuna. Köy Enstitüleri kesinlikle açılmalıdır, kimsenin iftiralarına kulak asmayacak kadar güçlü olduğumuz bir günde ilk işimiz bu olsun.

 

Sevgiler, saygılar, iyi ki Mersin var, değerbilirler var.

 

Şaziye Çakıroğlu
 

-----Original Message-----
From:
mehmet ali sulutas [mailto:malisulutas@...]
Sent:
Friday, September 18, 2009 6:32 AM
To: Mersin Obegi; MFD IFAD; Baldaki; Bandirmagemisi; BCN 2004; D of A; Dusunce Platformu; Edebiyatcilar Der
Cc: Mersin Gazeteciler Cemiyeti; AA; AA; AA Veli Gurgah
Subject: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!..

 

ORHAN KEMAL 95 YAŞINDA / M. Ali Sulutaş

 

Değerlerimizin ve değerli insanlarımızın değerlerini yaşarken bilemediğimiz gibi, öldükten ya da yok olduktan sonra da bil(e)miyoruz. Işığa kavuşanlarımızın cenaze törenlerinde nutuklar atılır, belki birkaç ay ya da yıl daha anılır ve yazılır, ondan sonra unutulur gider. Bu kısır döngünün böyle olmasında kişilerden çok ülkede siyasi, ekonomik ve sanatsal ortamda uygulanan yöntem ve yaklaşımlar etken olmaktadır. Kültürel belleği yok eden yönetimlerin bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım ve eylemleri sonucu bellekler iğdiş ediliyor. Konunun bu yanından çok özüne eğilelim.

 

Mersin Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, kendi öz çabalarıyla, gösterişsiz ve yalın bir anma toplantısı düzenledi, 15 Eylülde, ünlü yazarlarımızdan Orhan Kemal’in 95inci doğum gününde. Bu sade toplantıyı ve Orhan Kemal’i de sade bir yaklaşımla dillendirmeye çalışalım.

 

Saygı duruşundan ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Ülkü’nün gönderdiği duygu ve bilgi dolu mektubun okunmasından sonra, MGC Başkanı, “Sadece gazetecilik alanında değil, edebiyat alanındaki değerlerimize de sahip çıkıyoruz,” diyerek anlamlı bir ileti gönderdi çevreye. Mersin ve Adana’dan davet edilen dört konuşmacı, hemen bütün roman ve öykülerinde kadını ve hele çocukları öne çıkaran Orhan Kemal’in farklı yönlerini anlattılar, örnekler verip, bu az katılımlı toplantıyı özde kalabalıklaştırıp yücelttiler. Orhan Kemal ve onun gibi değerler hiç değilse doğum ya da ölüm yıldönümlerinde anılmalı ki, onların değerlerine değer katılsın.

 

O, yoksul olmasına karşın, duyarlı bir yurttaş olarak topluma hep insancıl yaklaşmıştır. Belki bu nedenle onun öykü ve romanları genelde ekmek ve cinsiyet üzerine kurgulanmıştır. Toprak ağalığına karşı hem yazılı hem sözlü bir savaş vermiştir. Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi. Biraz da konuşmacılara kulak verelim:

 

“Devlet Kuşu ve Gurbet Kuşları romanlarına ‘sanayileşme süreci’ yansımış. Acaba bu süreç mi neden oldu köyden (ve kasabadan) kente göçü?. (Memleketin efendisi) Köylüleri işçi olmaya mı zorladı acaba? Çehov, Gogol, Istrati gibi yazarlardan etkilenmiş gibi ki ürünlerinde onların kokusu hissedilir. Romanlarında bir dağınıklık, bir fazlalık görülse de öyküleri sıkı dokuludur. Şiirle başladı, öyküleriyle ünlendi. Fransızca öğrendi. Ustası Nazım’ın önerisiyle öğretmenlik de yaptı. İnsanlara doğruları ve hakları, bilgiçlik taslamadan, ‘edebiyat’ yapmadan anlatmıştır.”

 

‘Bekçi (Murtaza), Kaçak, Tekerlekli Sandalye, 72. Koğuş, Bu Şehrin Belalısı, Avare Mustafa, Meyhanecinin Kızı, Tersine Dünya, …’ sinema ve sahneye de taşınmış ünlü romanlarındandır. ‘Bereketli Topraklar, Kanlı Topraklar, Hanımın Çiftliği, Vukuat Var’ romanlarından bazılarıdır. Kültür Bakanlığı’nın TEDA katkısıyla İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Arapça, Rusça, Urduca dillerine çevrilenler arasında, ‘Avare Yıllar, Baba Evi, Ekmek Kavgası, Kardeş Payı, Murtaza,’ gibi romanları dünya okurlarına da sunulmuştur.

 

Türkiye’yi ve onun yakın tarihini bir edebiyatçı gözüyle değerlendirdiği için Orhan Kemal çok önemli bir Cumhuriyet dönemi yazarıdır. Ülkemizde son yıllarda özlemini duyduğumuz  ‘birlik’, ‘dirlik’, ‘düzenlik’ içinde olmamızı vurgular hep, “kimlikleri, bir ayrışma yerine birleşme unsuru olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır.”  Çukurova’nın etnik (insanlık) yapısına, bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerine yapıtlarında yer vermiştir.

 

Ölümünden sonra, iyi ki ailesi onun adına bir ‘Öykü Ödülü’ yarışması geleneği oluşturmuş. Yalınlığı, içtenliği, insanın gönlüne dokunabilme yetisi onu ölümsüz yapmıştır. Yoksul gelmiş, yoksul yaşamış ve yoksul gitmiş Orhan Kemal’i gönül zenginliğiyle anarken, onu ve ürünlerini sevenleri, Seyranî’nin bir sözüyle selamlayalım: “Kimi helâl rızkı yiyip içmiyor.”

 


The new Internet Explorer® 8 - Faster, safer, easier. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!



Yahoo! Canada Toolbar : Search from anywhere on the web and bookmark your favourite sites. Download it now!


#2949 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Thu Sep 17, 2009 3:31 pm
Subject: Komşu huuuuu!.. Taze çıktı fırından!..
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

ORHAN KEMAL 95 YAŞINDA

 

Değerlerimizin ve değerli insanlarımızın değerlerini yaşarken bilemediğimiz gibi, öldükten ya da yok olduktan sonra da bil(e)miyoruz. Işığa kavuşanlarımızın cenaze törenlerinde nutuklar atılır, belki birkaç ay ya da yıl daha anılır ve yazılır, ondan sonra unutulur gider. Bu kısır döngünün böyle olmasında kişilerden çok ülkede siyasi, ekonomik ve sanatsal ortamda uygulanan yöntem ve yaklaşımlar etken olmaktadır. Kültürel belleği yok eden yönetimlerin bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım ve eylemleri sonucu bellekler iğdiş ediliyor. Konunun bu yanından çok özüne eğilelim.

 

Mersin Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, kendi öz çabalarıyla, gösterişsiz ve yalın bir anma toplantısı düzenledi, 15 Eylülde, ünlü yazarlarımızdan Orhan Kemal’in 95inci doğum gününde. Bu sade toplantıyı ve Orhan Kemal’i de sade bir yaklaşımla dillendirmeye çalışalım.

 

Saygı duruşundan ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Ülkü’nün gönderdiği duygu ve bilgi dolu mektubun okunmasından sonra, MGC Başkanı, “Sadece gazetecilik alanında değil, edebiyat alanındaki değerlerimize de sahip çıkıyoruz,” diyerek anlamlı bir ileti gönderdi çevreye. Mersin ve Adana’dan davet edilen dört konuşmacı Orhan Kemal’in farklı yönlerini öne çıkaran konuşmalar yaptılar, örnekler verip, bu az katılımlı toplantıyı özde kalabalıklaştırıp yücelttiler. Orhan Kemal ve onun gibi değerler hiç değilse doğum ya da ölüm yıldönümlerinde anılmalı ki, onların değerlerine değer katılsın.

 

O, yoksul olmasına karşın, duyarlı bir yurttaş olarak topluma hep insancıl yaklaşmıştır. Belki bu nedenle onun öykü ve romanları genelde ekmek ve cinsiyet üzerine kurgulanmıştır. Toprak ağalığına karşı hem yazılı hem sözlü bir savaş vermiştir. Gerçek şu ki, eğer bu toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılabilmiş olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de bugünlerin ana konusu, sözde ‘Kürt Açılımı’ ya da ‘Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi. Biraz da konuşmacılara kulak verelim:

 

“Devlet Kuşu ve Gurbet Kuşları romanlarına ‘sanayileşme süreci’ yansımış. Acaba bu süreç mi neden oldu köyden (ve kasabadan) kente göçü?. (Memleketin efendisi) Köylüleri işçi olmaya mı zorladı acaba? Çehov, Gogol, Istrati gibi yazarlardan etkilenmiş gibi ki ürünlerinde onların kokusu hissedilir. Romanlarında bir dağınıklık, bir fazlalık görülse de öyküleri sıkı dokuludur. Şiirle başladı, öyküleriyle ünlendi. Fransızca öğrendi. Ustası Nazım’ın önerisiyle öğretmenlik de yaptı. İnsanlara doğruları ve hakları, bilgiçlik taslamadan, ‘edebiyat’ yapmadan anlatmıştır.”

 

‘Bekçi (Murtaza), Kaçak, Tekerlekli Sandalye, 72. Koğuş, Bu Şehrin Belalısı, Avare Mustafa, Meyhanecinin Kızı, Tersine Dünya, …’ sinema ve sahneye de taşınmış ünlü romanlarındandır. Bereketli Topraklar, Kanlı Topraklar, Hanımın Çiftliği, Vukuat Var gibi romanları öteki dillere aktarılıp dünya okurlarına da sunulmalıdır, eğer yapılmadıysa. Çünkü o, hemen bütün roman ve öykülerinde kadını ve hele çocukları öne çıkarmaktadır.

 

Türkiye’yi ve onun yakın tarihini bir edebiyatçı gözüyle değerlendirdiği için belki Orhan Kemal çok önemli bir Cumhuriyet dönemi yazarıdır. Ülkemizde son yıllarda özlemini duyduğumuz  ‘birlik’, ‘dirlik’, ‘düzenlik’ içinde olmamızı vurgular hep, “kimlikleri, bir ayrışma yerine birleşme unsuru olarak görmüş ve yapıtlarına da yaşamına da yansıtmıştır.”  Çukurova’nın etnik (insanlık) yapısına, bu kimliklerin dil ve kültür özelliklerine yapıtlarında yer vermiştir.

 

Ölümünden sonra, iyi ki ailesi onun adına bir ‘Öykü Ödülü’ yarışması geleneği oluşturmuş. Yalınlığı, içtenliği, insanın gönlüne dokunabilme yetisi onu ölümsüz yapmıştır. Yoksul gelmiş, yoksul yaşamış ve yoksul gitmiş Orhan Kemal’i gönül zenginliğiyle anarken, onu ve ürünlerini sevenleri, Seyranî’nin bir sözüyle selamlayalım: “Kimi helâl rızkı yiyip içmiyor.” M. Ali Sulutaş



Yahoo! Canada Toolbar : Search from anywhere on the web and bookmark your favourite sites. Download it now!



Get the name you've always wanted ! @ymail.com or @rocketmail.com.

1 of 1 File(s)


#2948 From: "mikailcengiz" <mikailcengiz@...>
Date: Wed Sep 16, 2009 6:44 am
Subject: 3. Uluslararasi Turkiyat Arastirmalari Sempozyumu
mikailcengiz
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Deerli Bilim Adamlar,


Hacettepe niversitesi Trkiyat Aratrmalar Enstits ve Trk Dil Kurumu
ibirlii ile
26-29 Mays 2010'da gerekletireceimiz
"Orhon Yaztlarnn Bulunuundan 120 Yl Sonra Trklk Bilimi ve 21.Yzyl"
konulu
3. Uluslararas Trkiyat Aratrmalar Sempozyumu'na
katlmnzdan onur duyacamz bildirir, sayglarmz sunarz.

Dzenleme Kurulu
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...



Dear Colleagues,


We cordially invite you to attend
The 3rd International Turkish Studies Symposium
on the state of
"Turkology after the discovery of
Orkhon Inscriptions and at the 21st Century"
on May 26-29, 2010
hosted by
Hacettepe University Institute of Turkish Studies and
  Turkish Language Institution

Organizing Committee
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...




Sehr geehrte Wissenschaftler,

An der Universitt Hacettepe, organisiert der Instutution zur Erforschung
der Turkologie mit der zusammen arbeit der Instutution fr Trkische sprache,
findet vom
26-29 Mai 2010 ein Symposium Statt.
"Die Trkische Wissenschaft 120 Jahre nach
Findung der Schrifen von Orhon und des 21. Jahrhundert"
Statl Ihre Teilnehmung zum
3. Internationalen Turkologie Forschungs Symposion,
wre fr uns eine gro&#946;e ehre, mit freundlichen gr&#946;en

Ordnungs Komitee
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...


&#1044;&#1086;&#1088;&#1086;&#1075;&#1080;&#1077;
&#1082;&#1086;&#1083;&#1083;&#1077;&#1075;&#1080;!


&#1048;&#1084;&#1077;&#1077;&#1084; &#1095;&#1077;&#1089;&#1090;&#1100;
&#1087;&#1088;&#1080;&#1075;&#1083;&#1072;&#1089;&#1080;&#1090;&#1100;
&#1042;&#1072;&#1089; &#1087;&#1088;&#1080;&#1085;&#1103;&#1090;&#1100;
&#1091;&#1095;&#1072;&#1089;&#1090;&#1080;&#1077; &#1074;
3-&#1077;&#1084;
&#1052;&#1077;&#1078;&#1076;&#1091;&#1085;&#1072;&#1088;&#1086;&#1076;&#1085;&#1\
086;&#1084; &#1085;&#1072;&#1091;&#1095;&#1085;&#1086;&#1084;
&#1089;&#1080;&#1084;&#1087;&#1086;&#1079;&#1080;&#1091;&#1084;&#1077;
&#1090;&#1102;&#1088;&#1082;&#1086;&#1083;&#1086;&#1075;&#1080;&#1095;&#1077;&#1\
089;&#1082;&#1080;&#1093;
&#1080;&#1089;&#1089;&#1083;&#1077;&#1076;&#1086;&#1074;&#1072;&#1085;&#1080;&#1\
081;
&#1058;&#1102;&#1088;&#1082;&#1086;&#1083;&#1086;&#1075;&#1080;&#1103;
&#1089;&#1087;&#1091;&#1089;&#1090;&#1103; 120 &#1083;&#1077;&#1090;
&#1089;&#1086; &#1074;&#1088;&#1077;&#1084;&#1077;&#1085;&#1080;
&#1086;&#1090;&#1082;&#1088;&#1099;&#1090;&#1080;&#1103;
&#1086;&#1088;&#1093;&#1086;&#1085;&#1089;&#1082;&#1080;&#1093;
&#1087;&#1072;&#1084;&#1103;&#1090;&#1085;&#1080;&#1082;&#1086;&#1074; &#1080;
21-&#1099;&#1081; &#1074;&#1077;&#1082;,
&#1082;&#1086;&#1090;&#1086;&#1088;&#1099;&#1081;
&#1073;&#1091;&#1076;&#1077;&#1090;
&#1087;&#1088;&#1086;&#1074;&#1077;&#1076;&#1077;&#1085; 26-29
&#1084;&#1072;&#1103; 2010 &#1075;&#1086;&#1076;&#1072;
&#1048;&#1085;&#1089;&#1090;&#1080;&#1090;&#1091;&#1090;&#1086;&#1084;
&#1090;&#1102;&#1088;&#1082;&#1086;&#1083;&#1086;&#1075;&#1080;&#1095;&#1077;&#1\
089;&#1082;&#1080;&#1093;
&#1080;&#1089;&#1089;&#1083;&#1077;&#1076;&#1086;&#1074;&#1072;&#1085;&#1080;&#1\
081;
&#1091;&#1085;&#1080;&#1074;&#1077;&#1088;&#1089;&#1080;&#1090;&#1077;&#1090;&#1\
072; &#1061;&#1072;&#1076;&#1078;&#1077;&#1090;&#1090;&#1077;&#1087;&#1077;
&#1089;&#1086;&#1074;&#1084;&#1077;&#1089;&#1090;&#1085;&#1086; &#1089;
&#1048;&#1085;&#1089;&#1090;&#1080;&#1090;&#1091;&#1090;&#1086;&#1084;
&#1090;&#1091;&#1088;&#1077;&#1094;&#1082;&#1086;&#1075;&#1086;
&#1103;&#1079;&#1099;&#1082;&#1072;.


&#1054;&#1075;&#1082;&#1086;&#1084;&#1080;&#1090;&#1077;&#1090;
&#1089;&#1080;&#1084;&#1087;&#1086;&#1079;&#1080;&#1091;&#1084;&#1072;
www.orhondan21yuzyila.hacettepe.edu.tr
orhon@...

#2947 From: Polat Kaya <tntr@...>
Date: Tue Sep 15, 2009 2:44 pm
Subject: "Pontus Deleti Kirallarinin Adlari Ve Onlarin Türklük Kimligi"
tntr@...
Send Email Send Email
 
Degerli Arkadaşlar,


"Pontus Deleti Kirallarinin Adlari Ve Onlarin Türklük Kimligi" adli bir yazimi sizlerle paylaşmak istedim.  M. Ö. birinci bin yilda Anadoluda kurulmuş olan bu devlete, kiral adlarinin Helenle
ştirilmiş olmasi nedeniyle, yanliş bir "Helen" kimligi görüntüsü verilmiş ve eski Anadolunun tarihi bilinçli olarak çarpitilmiştir.  Bu yazimda Pontus kirallarinin gerçek "Türklük" kimlikleri  ayrintili delillerle tanitilmaktadir. Yazim şu baglantidadir:
http://www.polatkaya.net/Pontus%20Kirallari.htm

Selam ve sevgi ile,

Polat Kaya

15/09/2009



























#2946 From: Polat Kaya <tntr@...>
Date: Tue Sep 15, 2009 12:00 pm
Subject: About The Words "LABYRINT" and "MINOTAUR"
tntr@...
Send Email Send Email
 
Dear Friends,


I wish to share with you a new paper entitled "The Words "LABYRINT" and "MINOTAUR", Their Source And Their Hidden Meanings" given at the url link  http://www.polatkaya.net/Labyrinth.html.  Deciphering these concepts belonging to the ancient Turanian Turkish peoples so-called "Minoans" who established a magnificient civilization in the island of Crete in the Aegean Sea before the "Greeks", provide enlightening insights that were not known before.


With best wishes to all,

Polat Kaya

15/09/2009













#2945 From: "allingus2001" <kamil.kartal@...>
Date: Sat Sep 5, 2009 9:49 am
Subject: http://www.azbuz.com/profil-goster/objektivist/105393
allingus2001
Offline Offline
Send Email Send Email
 
#2944 From: "allingus2001" <kamil.kartal@...>
Date: Fri Sep 4, 2009 10:42 am
Subject: Dil ve ulusal / uluslararasi politika iliskisi
allingus2001
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Konuda genis fikir verebilecegini ve boylece Polat Kaya'nin daha iyi anlasilabilmesini umarak bazi terimleri kirmizi renge boyuyorum...

Cevirmenlik mesleginin yeri ve konumu hakkinda da aydinlatici olacaktir.

Selamlar,

Kamil
______________________________________________________

TI Ref ID 4603497
Organisation Details
Organisation Department of the Army
AddressACA, NRCC, General Support Division
Building 2798
Fort Eustis
VA 23604-5538
Attn: Michael Adams
Tel: 7578783166
Country : United States
Tender Details
Document Type Tender Notice
Bidding Type International Competitive Bidding
Project Location United States
Tender Notice No. W911S009T0102
Description

Request for Proposal for Provide Translation and Interpretation Training and Testing Capabilities (TITC) in the following language combinations: Farsi-English Dari-English Pashtu-English.

This is a combined synopsis/solicitation for commercial items prepared in accordance with the format in Subpart 12.6, as supplemented with additional information included in this notice. This announcement constitutes the only solicitation; proposals are being requested and a written solicitation will not be issued.

The Defense Language Institute Foreign Language Center (DLIFLC) has been assigned the responsibility of providing translation and interpretation training and testing means for the purpose of increasing government capabilities in the field of translation and interpretation. This assumption of responsibility has taken place by the authority of two Memorandum of Agreements (MOA) between Defense Language Institute Foreign Language Center (DLIFLC) and Defense Language Office (DLO) which were signed in April 2008 and February 2009. Through the second MOA; it was requested from DLIFLC to provide TITTC in Russian, Farsi, Dari and Pashtu for Department of Defense (DoD) linguists. The Directorate of Continuing Education (CE) at DLIFLC currently provides extensive TITTC in Russian by MOA with the Defense Threat Reduction Agency (DTRA). However, the other desired languages are not provided under the original available contract vehicle, #W912SU-08-P-0055 which only provides TITTC in Arabic, Chinese, Korean and Spanish. The purpose of this action is to develop, and pilot one iteration of 3 short-term translation and interpretation courses in the language combinations of Farsi-English, Dari-English and Pashtu-English. Develop proficiency tests for the same language combinations based on the specific Interagency Language Roundtable (ILR) Descriptors for DoD linguists.

Archive Date: November 8, 2009

Deadline09 Sep 2009


#2943 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Sat Aug 15, 2009 7:33 am
Subject: Yarın, Pazar günü, yolda belde olsanız da, Cumhuriyet gazetenizi almayı unutmayın...
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Değerli Türkçe ve Çeviri Tutkunu Dostlarım,

 

Yarın, 16 Ağustos Pazar günü, yolda belde olsanız da, Cumhuriyet gazetenizi almayı ve özellikle Emre Kongar’ı okuyup yakınlarınızla paylaşmayı unutmayın. Mutlu hafta sonu..

 

Sabah olsa da kalksak, bir Cumhuriyet alıp oku(t)sak!.. / Mersin, 14.8.9

 

Mehmet Ali Sulutaş, Türkçeye saygıyı en büyük şan ve şeref sayan bir yurttaş



Make your browsing faster, safer, and easier with the new Internet Explorer® 8. Optimized for Yahoo! Get it Now for Free!

#2942 From: mehmet ali sulutas <malisulutas@...>
Date: Thu Aug 27, 2009 1:36 pm
Subject: Barış ve Kültür Severlere Duyurulur
malisulutas@...
Send Email Send Email
 

Değerli barışseverler, sevgili kültür sevdalıları,

 

Mersin ilinin Tarsus ilçesine bağlı Yenice Belde Belediyesi, 2004’ten beri “Yenice Barış ve Kültür Festivali” düzenlemektedir. Barışın ve aydınlığın değerinin duyumsandığı bu şenlikte yer alan, (28 Ağustos-1 Eylül) beş gün süren etkinlikler aşağıdaki ilişimde açıklanmaktadır:

 

1 Eylül Festivali.doc (39KB) / FESTİVAL PROGRAMI.doc (38KB)

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve kurmayları arasında yapılan ve Türkiye’yi savaşın içine çekmeyi amaçlayan ünlü toplantı 30-31 Ocak 1943’te bu beldede yapılmıştı.

 

Israr ve baskılara rağmen savaşa girmeyip barış yanlısı olduğunu bütün dünyaya duyuran Türkiye’nin bu özelliği, Yenice Belediyesi, Kültür Bakanlığı, İnönü Vakfı, İngiliz Büyükelçiliği ile sivil toplum kuruluşları ve bireylerin girişim ve çabasıyla, ünlü toplantının ellinci yılında, 30 Ocak 1993’te açılan “İnönü-Churhill Barış Parkı”nda sergilenmektedir.

 

Bu parkın kurulmasında emeği geçen o zamanki ve bu yıl yeniden seçilen Belediye Başkanı Sayın Ali Kuru herkesi bu şenlik etkinliklerine katılmaya içtenlikle çağırıyor. Kendisi sizlerin de katılımınızdan büyük onur duyacaktır, hiç kuşkusuz…

 

Film ve havai fişek gösterilerinin, konserlerin, sergi ve açılımların da yer alacağı Festival’in kapanış günü olan 1 Eylül’de, ‘Uğur Mumcu Kültür Parkı’nda saat 16’da, “Anadolu’da Aleviliğin ve Azınlıkların Dünden Bugüne Sorunları” konulu ‘Panel’ gerçekleştirilecektir. Söyleşide, Antropolog (İnsanbilimi Uzmanı) Doç. Dr.. Atilla Erden, Makine Mühendisi Sayın Haşmet Biçer, Tarihçi-Yazar Sayın Erdoğan Aydın, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Sayın Ercan Geçmez yer alacaklardır. Görüşmek dileğimizle… 27.8.9

 

Mehmet Ali Sulutaş, MBA, iktisatçı, çevirmen  

Türkçeyi  koruyup  yaşatmaya çalışan bir gönüllü

Yenice İnönü-Churchill Görüşmesi Tanıtım Öncüsü

 adanafikirplaformu.org   turkcelil.com/category/mehmet-ali-sulutas-mba/


start: 0000-00-00 end: 0000-00-00
Reclaim your name @ymail.com or @rocketmail.com. Get your new email address now!

start: 0000-00-00 end: 0000-00-00
Looking for the perfect gift? Give the gift of Flickr!

1 of 1 File(s)


Messages 2942 - 2971 of 2971   Newest  |  < Newer  |  Older >  |  Oldest
Advanced
Add to My Yahoo!      XML What's This?

Copyright 2009 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines - Help